Nasreddin Hoca'dan Günümüze Mizah ve Tarih Üzerine Bir Değerlendirme
En resumen
- Yazar, Akşehir'de Nasreddin Hoca'yı anma etkinliğinde mizahın önemini ve günümüzdeki baskısını tartışıyor.
- Mizahçı Deniz Göktaş'ın tutuklanması ve "Kurtuluş Savaşı" yerine "Milli Mücadele" kavramının kullanılması gibi olayları eleştirerek, tarihin ve hafızanın korunmasının önemini vurguluyor.
Resumen generado por IA
Por qué importa
Yazar, Akşehir'deki bir etkinlikte mizahın önemini ve günümüzdeki baskısını sorguluyor. Mizahçı Deniz Göktaş'ın tutuklanması ve eğitim müfredatındaki değişiklikler üzerinden eleştiriler getiriyor.
Bu hafta Akşehir’deydim. Nasreddin Hoca’nın şehrinde, Hıdırlık Tepesi’nde “Nasreddin’den Günümüze Gülmece” başlığı altında bir araya geldik.
Gülmenin yalnızca insanın yüzünü değil, aklını da uyandırdığını konuştuk. Nasreddin Hoca’nın fıkraları tam da böyledir. Önce yüzünüzde küçük bir gülümseme bırakır, ardından sizi beklemediğiniz bir soruyla baş başa bırakır.
Söyleşinin ardından Hoca’nın türbesine uğradık.
Türbenin dört yanı açık, kapısında ise kocaman bir kilit var. Her yanından girilebilen bir yeri kilitlemek, ancak Nasreddin Hoca’nın aklına yakışırdı.
Kapının tam önünde “Dünyanın Ortası”nı gösteren yuvarlak plaket duruyor. Hoca’ya göre dünyanın ortası orasıdır. İnanmayan ölçebilir.
Türbenin önünde aklıma takıldı: Nasreddin Hoca bugün yaşasaydı yine el üstünde tutulur muydu? Yoksa eşeğine ters bindiği, kadıyla alay ettiği, zenginin ikiyüzlülüğünü yüzüne vurduğu için hakkında soruşturma mı açılırdı?
Akşehir’de yüzyıllar önce yaşamış bir mizahçıyı şenliklerle anarken, bugün yaşayan bir mizahçı söyledikleri nedeniyle yargının karşısına çıkarılıyor.
Deniz Göktaş, “Ölü Deniz” adlı gösterisindeki sözler nedeniyle hakkında başlatılan soruşturmayı öğrenince Türkiye’ye döndü. Havalimanında gözaltına alındı, ardından tutuklandı. Ters kelepçeli görüntüleri yayımlandı, gösterisine de erişim engeli getirildi.
Nasreddin Hoca eşeğine ters biniyordu.
Deniz Göktaş’a ters kelepçe takıldı.
Aradan yüzyıllar geçti ama gücün mizahla ilişkisi pek değişmedi. Güç sahipleri kendilerine gülünmesinden hoşlanmaz. Çünkü kahkaha, korkunun sesini biraz kısar. Korku azalınca kürsüler küçülür, makamlar sıradanlaşır, dokunulmaz sanılanlar tartışılmaya başlanır.
Elbette her şakayı beğenmek zorunda değiliz. Bir gösteriyi kaba ya da incitici bulabilir, eleştirebilir, izlemeyebiliriz. Ama bir esprinin karşısına kelepçeyle çıkıldığında artık mizahın sınırını değil, gücün tahammülünü konuşuruz.
Ölmüş mizahçıları seviyoruz. Fıkralarını ders kitaplarına koyuyor, heykellerini dikiyor, adlarına şenlikler düzenliyoruz. Çünkü artık yeni bir şey söyleyip düzenimizi bozamıyorlar.
Yaşayanlardan ise uslu olmalarını bekliyoruz.
Belki de bu yüzden bugün yalnız mizahın değil, kelimelerin de sınırları yeniden çiziliyor.
Millî Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in yeni müfredata ilişkin sunumunda, “Kurtuluş Savaşı” yerine “Millî Mücadele” kavramının kullanılacağını anlatırken şöyle dediği aktarıldı:
“Neyden kurtuluyoruz? Ondan önce koskoca Osmanlı İmparatorluğu vardı.”
İlk okuduğumda bunun yeni bulunmuş bir Nasreddin Hoca fıkrası olduğunu sandım.
Değilmiş.
Ülkenin Millî Eğitim Bakanı gerçekten “Neyden kurtuluyoruz?” diye soruyordu.
Yanıtı çok zor değil.
İşgalden kurtulduk.
İngiliz, Fransız ve İtalyan işgal güçlerinden; İzmir’e çıkan Yunan ordusundan, İstanbul’a demirleyen işgal donanmasından kurtulduk. Anadolu’yu parçalara ayıran Sevr’den, manda ve himayeden kurtulduk. Bu ülkenin geleceğine başka devletlerin karar vermesinden kurtulduk.
Osmanlı’dan kurtulduk demiyoruz.
Osmanlı İmparatorluğu’nun yenilgisinin ardından ülkeyi paylaşmaya çalışan emperyalist devletlerden kurtulduk.
“Millî Mücadele” elbette yanlış bir kavram değil. O dönemde yürütülen siyasal, toplumsal ve askerî direnişin bütününü anlatıyor. “Kurtuluş Savaşı” ise bu mücadelenin neye karşı verildiğini ve nasıl sonuçlandığını söylüyor.
Biri sürecin adı, diğeri anlamı.
Asıl mesele “Millî Mücadele” denilmesi değil, “Kurtuluş Savaşı” sözünden neden rahatsız olunduğudur.
Aynı yaklaşımın izini Vahdettin anlatısında da görüyoruz.
Sekizinci sınıf ders kitabında daha önce yer alan, son Osmanlı padişahı Vahdettin’in bir İngiliz gemisiyle ülkeyi terk ettiği ifadesi çıkarılmış. Yeni anlatıda geminin İngiliz olduğu belirtilmeden, Vahdettin’in Malta’ya gitmek üzere ülkeyi terk ettiği söylenmiş.
İyi de “İngiliz gemisi” sözünü kitaptan çıkarınca gemi İngiliz olmaktan çıkıyor mu?
Vahdettin, 17 Kasım 1922’de HMS Malaya adlı İngiliz savaş gemisiyle İstanbul’dan ayrılmadı mı?
Bir cümleyi kitaptan çıkarabilirsiniz ama yaşanmış bir olayı tarihten çıkaramazsınız.
Önce “İngiliz gemisi” kaybolur.
Sonra “işgal” sözcüğü hafifler.
Ardından “kurtuluş” gereksiz bulunur.
Geriye kahramanlarla sorumluların birbirine karıştığı, nereden başlayıp nereye gittiği belli olmayan bir tarih kalır.
Nasreddin Hoca’nın türbesinin dört yanı açık, kapısında ise büyük bir kilit duruyor.
Şimdi aynı kilidi tarihin kapısına vurmaya çalışıyoruz.
Bir mizahçının gösterisine erişim engeli getiriyor, “Kurtuluş Savaşı” sözünü müfredattan çıkarıyor, İngiliz gemisini ders kitabından siliyoruz.
Ama hakikatin de dört yanı açık.
Kapıyı kilitleseniz pencereden girer.
Bir kitaptan silseniz başka bir kitapta yeniden karşınıza çıkar.
Dünyanın ortası gerçekten Akşehir midir, bilmiyorum.
İnanmayan ölçebilir.
Ama bir ülkenin ortasının hafıza olduğundan eminim.
Oraya kilit vurulduğunda yalnızca geçmiş içeride kalmaz.
Gelecek de dışarıda bırakılır.
Preguntas abiertas
- Günümüz mizahçıları Nasreddin Hoca kadar hoşgörü görür mü?
- Tarihten ders çıkarmak yerine neden onu silmeye çalışıyoruz?
- Mizahın sınırları mı, gücün tahammülsüzlüğü mü konuşulmalı?






