Ankara'nın Vitrini ve Ülkenin Yoksulluğu: Görünmez "Memo"lar
L'essentiel
- NATO zirvesi için Ankara'da kurulan ihtişamlı sahne, ülkenin derin yoksulluğunu gizlemeye yetmiyor.
- Liderlere sunulan lüks ikramlar, halkın yaşadığı ekonomik zorluklarla tezat oluşturuyor.
- Yazar, bu durumu 'gösteriş devleti' olarak nitelendiriyor ve gerçek bağımsızlığın ekonomik özgürlükten geçtiğini vurguluyor.
Résumé généré par IA
Pourquoi c'est important
Makalede, NATO zirvesi vesilesiyle Türkiye'nin ekonomik durumu ve devletin harcamaları eleştiriliyor. Yazar, ülkenin gösterişli vitrininin ardındaki yoksulluğu ve siyasi tercihlerin sonuçlarını vurguluyor.
NATO zirvesi için Ankara’da kurulan o devasa sahne, bana Romain Gary’nin “Onca Yoksulluk Varken” romanını hatırlattı. Gary, Paris’in varoşlarında büyüyen görünmez çocuk Momo’yu anlatır; yoksulluğun yalnızca boş bir cüzdan değil, devletin gözünden düşmek, unutulmak ve görünmez kılınmak olduğunu söyler. Bugün bu ülkenin “Memo”ları aynı görünmezliği Ankara’nın gösterişli sokaklarında, Beştepe’nin ihtişamlı salonlarında yaşıyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Dünyanın gözü Ankara’da” dedi. Doğru. Peki dünya ne gördü? Güçlü bir Türkiye mi, yoksa özenle boyanmış bir vitrin mi? Vitrin parlıyordu ama vitrinin ardındaki yoksulluk, en az vitrin kadar belirgin bir şekilde yerinde duruyordu.
KAYNAK VAR, TERCİH BAŞKA
Milyonlarca insan her ay kirasını ödeyebilmek için debeleniyor. Et, sofraların temel gıdası olmaktan çıktı; kasap vitrinlerinde seyredilen pahalı bir ürüne dönüştü. TÜRKİŞ’in Haziran 2026 verilerine göre, dört kişilik bir ailenin açlık sınırı 35 bin 759 lirayı, yoksulluk sınırı 116 bin 478 lirayı aştı. Asgari ücret ve emekli aylıkları bu rakamların çok gerisinde kaldı.
Aynı hafta Beştepe’de sofra başka türlü kuruldu. Liderler onuruna verilen akşam yemeğini, Türkiye’ye ilk iki Michelin yıldızını kazandıran şef Fatih Tutak hazırladı; ana yemek ağır ateşte pişmiş dana kaburgaydı. Trump, yemeği “10 üzerinden 12’lik” diye övdü. Yurttaşın vitrinde yalnızca seyrettiği et, aynı hafta yabancı konuklara Michelin yıldızlı şefin elinden ikram edildi.
Bu bir kader değil. Bu, kamudan, emekten ve sosyal devletten yana olmayan siyasal tercihlerin sonucudur.
GÖSTERİŞ DEVLETİ
Osmanlı’nın son döneminde yabancı devlet adamları İstanbul’a geldiğinde güzergâhlar süslenir, dilenciler ortadan kaldırılırdı; halka hesap veremeyen iktidarlar, yabancı gözlere iyi görünmeye çalışırdı. Halk yoksullukla boğuşurken, devlet 1875’te iflasını ilan etmişken Dolmabahçe ve Yıldız sarayları Avrupa’nın en görkemli yapılarıyla yarışacak ihtişamda yükseliyordu.
Aradan bir buçuk asırdan fazla zaman geçti; değişen yalnızca dekor oldu.
Zirvenin yapıldığı “Beştepe Külliyesi” (muhalefetin deyimi ile “kaçak Saray”) bu hikâyenin güncel simgesidir. Atatürk Orman Çiftliği arazisine yargı kararlarına rağmen inşa edilen bu yapı, “İtibardan tasarruf olmaz” anlayışının sembolü olarak savunuldu. 32 ülkenin lideri bu binanın kapısından geçti.
Batılı liderlere “güçlü ve istikrarlı Türkiye” fotoğrafı sunulurken aynı gün gazeteciler gözaltına alınıyor, toplantı ve gösteri hakkı askıya alınıyordu. NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’nin “Demokrasi sadece seçim yapmak değildir” sözü zirvenin en isabetli cümlesiydi.
SİLAHA KAYNAK VAR, F-35’E YOK
Zirvenin ana başlıklarından biri savunma harcamalarının milli gelirin yüzde 5’ine çıkarılmasıydı. Emekliye zam istendiğinde bütçe disiplini hatırlanıyor, asgari ücret konuşulduğunda enflasyon gerekçe gösteriliyor ama silahlanma söz konusu olunca milyarlar bir anda bulunabiliyor.
Trump’ın Erdoğan’a yönelttiği övgüler ve ardından F-35 meselesi de aynı sahnenin parçasıydı. Türkiye programa katıldı, parasını peşin ödedi, S-400 gerekçesiyle programdan çıkarıldı. Erdoğan’ın ifadesiyle “Beş adet F-35’in sözünü aldık”; kendi parasıyla aldığı onlarca uçaktan yalnızca beşinin teslim edilme olasılığı diplomatik başarı gibi sunuluyor. Oysa bir devlet kendi ödediği malı teslim alıyorsa buna lütuf değil, hak denir.
TAM BAĞIMSIZ TÜRKİYE
Gerçek bağımsızlık, yabancıların planlarına boyun eğmeyen, ulusal kaynağını ölçüsüz silahlanmaya değil kendi işçisine ve emeklisine harcayabilen ekonomik özgürlüktür. Atatürk’ün sözleriyle: “Hangi istiklâl vardır ki, yabancıların nasihatleriyle, yabancıların planlarıyla yükselebilsin? Tarih böyle bir hadiseyi kaydetmemiştir.”
Tam bağımsız Türkiye, hakkını pazarlık konusu yapmaz; alacağını egemenlik hakkına dayanarak alır. İktidarlar yolları boyayabilir, yabancı konuklara kusursuz bir dekor hazırlayabilir ama yoksulluğun üzerini boyayamazlar. Cumhuriyetin ölçüsü sarayların ihtişamı değil, yurttaşın onurudur.
Bu anlayışı değiştirmek için eleştiri yetmez; somut adımlar gerekir: Vergi dilimlerinin yeniden düzenlenmesi, kayıtdışı istihdamla mücadele, tarıma gerçekçi destek, katma değerli üretim için teknoloji yatırımları, enflasyonla kalıcı mücadele ve sosyal koruma sisteminin hak temelli bir yapıya kavuşturulması. Bunlar, sarayların mermerinden daha kalıcı, devleti gerçekten güçlü kılacak yatırımlardır.
Ne yazık ki bugün bu ülkenin “Memo”ları vitrin ışığında hâlâ görünmez. Ancak onları görünmez kılan ışık bir gün söner; geriye ne kalır, hep birlikte göreceğiz. O gün gelmeden, yalnızca sarayların değil, sofraların da vicdanını taşıyan bir siyaset anlayışına gereksinim var. Bu, iktidarın, muhalefetin, sivil toplumun ve her yurttaşın ortak sorumluluğudur.
MAHMUT ASLAN
YAZAR
À surveiller
Perspective IA — des possibilités, pas des certitudes
Yoksulluğun üzerini boyayan ışık sönecek ve gerçekler ortaya çıkacak.
Spéculatif · En quelques mois
Questions ouvertes
- Yoksullukla mücadelede somut adımlar ne zaman atılacak?
- Gerçek bağımsızlık ekonomik olarak nasıl sağlanacak?
- Devletin öncelikleri neye göre belirleniyor?






