Nolan'ın Odyssey Filmi, Penelope ve Angelica Kauffman'ın Direnişi
L'essentiel
- Christopher Nolan'ın "Odyssey" filmi Homeros'un destanını yeniden gündeme getirirken, yazar Odysseus'un yolculuğundan ziyade İthaka'da bekleyen Penelope'nin hikayesine odaklanıyor.
- Angelica Kauffman'ın "Penelope Tezgâhında" tablosu üzerinden, bekleyişin bir direniş biçimi olduğunu ve kadınların sessiz mücadelelerini vurguluyor.
Résumé généré par IA
Pourquoi c'est important
Christopher Nolan'ın "Odyssey" filmi Homeros'un destanını yeniden gündeme getirince, yazar Odysseus'un yolculuğundan ziyade İthaka'da kalan Penelope'nin hikayesini Angelica Kauffman'ın "Penelope Tezgâhında" tablosu üzerinden inceliyor.
Christopher Nolan’ın Odyssey filmi gösterime girince Homeros’un binlerce yıllık destanı yeniden gündemimize girdi. Sinemanın sevdiği büyük hikâyelerden biri bu. Savaşlar, fırtınalar, tanrılar, canavarlar ve evine dönmeye çalışan bir adam… Nolan’ın kamerası da böylesine büyük bir yolculuğu anlatmak için denizleri, gemileri ve insanın korkularını önümüze seriyor.
Film üzerine konuşulurken herkesin gözü doğal olarak Odysseus’a çevriliyor. Benim aklımsa İthaka’da kalan Penelope’ye takıldı. Çünkü birinin gidişi anlatıldığında, geride kalanın hikâyesi çoğu zaman birkaç cümleyle geçiştirilir. Gidenin başından türlü olaylar geçer; bekleyen ise sanki hiçbir şey yaşamamış gibi aynı yerde durur. Oysa beklemek de insanı değiştirir. Üstelik bazen yolculuktan daha ağırdır.
Nolan’ın filmlerinde zamanın ayrı bir yeri var. Memento’da hafızayla birlikte parçalanır, Interstellar’da dünyadaki zamanla uzaydaki zaman birbirinden kopar, Dunkirk’te aynı olay üç ayrı sürede ilerler. Odyssey’de ise zaman bir bilmece olmaktan çıkıp bir ömre dönüşür. Odysseus on yıl savaşır, on yıl boyunca da evine dönmeye uğraşır. Onun yirmi yılı denizlerde geçer. Penelope’nin yirmi yılıysa bir evin içinde.
İşte burada yolum, Angelica Kauffman’ın 1764’te yaptığı Penelope Tezgâhında adlı tabloya çıktı.
Resimde Penelope dokuma tezgâhının başında oturuyor. Altın sarısı ve mavi giysilerinin içinde, başını eline yaslamış. Ayaklarının dibinde Odysseus’un yaşlı köpeği Argos, yakınında da onun yayı var. İlk bakışta yorgun bir kadın görüyoruz. Fakat yüzüne biraz daha dikkatli bakınca bu yorgunluğun altında başka bir şey beliriyor. Penelope yalnızca üzgün değil; düşünüyor. Önündeki günleri, çevresini saran erkekleri ve kendisine rağmen verilmeye çalışılan kararı düşünüyor.
Odysseus’un dönmeyeceğine inanan talipleri, Penelope’yi aralarından biriyle evlenmeye zorlar. Penelope doğrudan karşılarına çıkamaz. Kayınpederi Laertes için dokuduğu kefeni bitirdiğinde kararını vereceğini söyler. Gündüz dokuduğunu gece söker. Sabah olduğunda yeniden başlar.
Bu hikâyeyi yıllar önce okuduğumda aklımda daha çok “Kocasını sadakatle bekleyen kadın” kalmıştı. Şimdi tabloya bakınca başka bir Penelope görüyorum. Beklemiyor yalnızca; zaman kazanıyor. Kendisine çizilen hayatı kabul etmemek için elindeki tek olana, aklına başvuruyor. Kılıcı yok, ordusu yok, yanında onu koruyacak bir güç yok. Bir dokuma tezgâhı var. Onu da kendi direnişinin aracına dönüştürüyor.
Sanırım Penelope’nin hikâyesini bugüne kadar getiren de bu. Hepimizin ailesinde bekleyen kadınlar olmuştur. Gurbete giden eşini, askerdeki oğlunu, başka bir kentte okuyan çocuğunu bekleyenler… Kapı sesine kulak veren, pencereye yaklaşan, sofradaki bir tabağı kaldırmaya eli varmayan kadınlar. Onların bekleyişleri de dışarıdan bakıldığında sessiz görünürdü. Fakat o sessizliğin içinde bir evi ayakta tutmak, çocukları büyütmek, acıyı kimseye yük etmeden taşımak vardı.
Elbette beklemek her zaman sadakatle açıklanamaz. Bazen insana dayatılmış bir yalnızlıktır. Kadınların sabrı övülürken neden sabretmek zorunda bırakıldıkları pek sorulmaz. “Güçlü kadın” denir, ama o güce neden ihtiyaç duyduğu unutulur. Penelope’ye de yüzyıllar boyunca sabrından söz edilerek bakıldı. Oysa onun asıl gücü, başkalarının kendisi adına vereceği kararı geciktirebilmesindeydi.
Tablonun ressamı Angelica Kauffman’ın hayatını okuyunca bu resim benim için biraz daha anlam kazandı. Kauffman, Penelope’yi Roma’da resmettiğinde henüz yirmili yaşlarının başındaydı. Birkaç yıl sonra Londra’daki Royal Academy’nin kurucuları arasındaki iki kadından biri oldu. Diğeri Mary Moser’dı.
Royal Academy’nin kuruluşundan birkaç yıl sonra Johan Zoffany, akademi üyelerini bir hayat dersi sırasında resmetti. Erkek sanatçılar çıplak erkek modelin çevresinde toplanmıştı. Kauffman ile Mary Moser ise odada değildi; resme yalnızca arka duvara asılmış portreleriyle alınmışlardı. Kadınların bu derslere katılmasını açıkça yasaklayan bir kural saptanmış değil. Fakat dönemin anlayışı, onların çıplak erkek modellerle aynı ortamda bulunmasını uygunsuz sayıyordu.
Bu ayrıntıya takılıp kaldım. Erkekler odanın içindeydi; kadınlar duvarda. Kauffman ise yıllar önce, kendi hayatı hakkında karar vermek isteyen erkeklerin arasında sıkışmış Penelope’yi resmetmişti. Belki de onu yalnızca bekleyen bir eş olarak değil, düşünen bir kadın olarak göstermesi boşuna değildi. Kauffman da Penelope gibi erkeklerin belirlediği bir dünyada kendisine yer açmaya çalışıyordu. Birinin elinde fırça, diğerinin elinde dokuma mekiği vardı.
Nolan’ın filminde deniz kabarıyor, gemiler yol alıyor, Odysseus eve dönebilmek için tanrılarla ve canavarlarla mücadele ediyor. Kauffman’ın tablosunda büyük bir hareket yok. Bir kadın, bir tezgâh, bir köpek ve yerde bir yay… Ama o sessiz odanın içinde de yirmi yıl var.
Belki de bu nedenle filmden geriye yalnızca Odysseus’un yolculuğu kalmamalı. Çünkü eve dönmenin destanı varsa, o evi bütün baskılara rağmen korumanın da bir destanı olmalı. Giden kişi denizleri aşar; kalan kişi her sabah yeniden başlayabilmek için gece boyunca dokuduğunu söker.







