Demokrasinin Temelindeki Cehalet: Çoğulculuğu Anlayamamak
Hızlı Bakış
- Makale, demokrasinin temel sorununu çoğulculuğun doğasını kavrayamamaktan kaynaklanan cehalet olarak tanımlıyor.
- Bu cehaletin popülizmi ve "iç düşman" söylemlerini beslediğini, toplumsal sürtünmeyi yönetme bilgisinden yoksunluğa yol açtığını savunuyor.
- Çözüm olarak eğitim ve bilinçli politik pratik vurgulanıyor.
Yapay zekâ özeti
Neden Önemli?
Makale, demokrasinin temel sorununu çoğulculuğun doğasını kavrayamamaktan kaynaklanan cehalet olarak tanımlar ve bunun popülist siyasetin "iç düşman" yaratma söylemlerini beslediğini belirtir.
Demokrasinin temelinde yatan en büyük sorun, çoğulculuğun doğasını kavrayamamaktan kaynaklanan bir cehalettir. Bu cehalet, toplumu oluşturan farklı grupların, çıkar ve değerlerin birbirine eşit uzaklıkta ve aynı merkeze bağlı olduğu yanılgısına yol açar. Bu eşit uzaklık yanılgısı, toplumun “zaten bir bütün” olduğu, farklılıkların aslında birer görünümden ibaret bulunduğu gibi rahatlatıcı ama son derece yanıltıcı bir sanrıyı besler. Oysa gerçeklik, grupların, kimliklerin ve çıkarların birbirinden bağımsız, kendi içlerinde bütünlüklü ve ayrı ayrı merkezleri olduğunu gösterir. Bu merkezler ne aynıdır ne de doğal olarak uyum içindedir; aralarındaki ilişki, bir sürtünme alanıdır. Bu sürtünmeyi görmezden gelmek veya yok saymak, eşit uzaklık yanılgısının en tehlikeli sonucudur.
DOĞAL UYUM VE DEĞERBİLMEZLİK
Eşit uzaklık yanılgısı, aynı ulus, kültür veya inanç grubuna mensup insanların “doğal olarak” birbirine bağlanacağı, birbirini anlayacağı ve değer bileceği sayıltısına dayanır. Bu yaklaşım, yakınlığın bir uyum değil, en yoğun temas ve sürtünme alanı olduğu gerçeğini tamamen ıskalar. Aynı kaynaklara, aynı politik alana ve aynı tanınma mücadelesine sahip gruplar arasındaki ilişki, şayet bilinçli bir çaba ile düzenlenmezse dayanışmaya değil, kıyasıya bir rekabete, hasede ve derin bir değerbilmezliğe dönüşür.
Hayır, bu durum, zaten olmayan insan doğasının kötülüğünden kaynaklanmaz; bu, aynı düzlemdeki farklı insanların birbiriyle nasıl etkileşime girdiğini kavrayamamaktan, yani topolojik bir cehaletten doğar. Değerbilmezlik, işte bu temas noktasındaki sürtünmenin yanlış yorumlanması, yönetilememesi ve nihayetinde zehirli bir ilişki biçimine dönüşmesidir.
CEHALETİN SİYASİ ÜRÜNLERİ: İÇ DÜŞMAN VE POPÜLİZM
Bu temel cehalet, siyaseti iki temel yolla zehirler. İlk olarak, “tek ve bölünmez irade” sanrısını üretir. Toplumun farklı merkezlerini görmezden gelen bu sanrı, kendini bu hayali birliğin dışında konumlandıran herkesi bir anomali, bir hastalık olarak kodlamaya başlar. Popülist siyaset tam da bu yanılgıyı kullanarak yol alır. AKP ve şürekasının ilk günlerinden beri “Biz biriz, bize uymayan düşmandır” söyleminin farklı versiyonlarını yıllarca kullanmasının sebebi budur, dahası şimdilerde “mutlak butlancılar”ın da aynı söyleme bel bağlamasının sebebi de budur. Ve bugün için en büyük tehlikemiz de bu! Çünkü farklı farklı yandaşlar ya da yandaşlaşanlar bunu “kazandıran seçim stratejisi” gibi söylemlerle ne kadar hafifletmeye çalışırsa çalışsın bu bir toplum için çok büyük bir tehlikedir!
Oysa farklı merkezlerin varlığını bir tehdit olarak değil, gerçekliğin ta kendisi olarak kabul eden bir siyaset anlayışı, bu üretilen “iç düşman” korkusunun panzehridir. İçimizde düşman falan yok, sadece yetkin olmayan yetkililerce kuşatılmış bir ülke yönetimimiz var, o kadar! Yani eğitimli insanların değil, cahillerin yönettiği bir ülkeye dönüştük, bütün mesele bu!
İkinci olarak, bu yanılgı “uzaktakine merhamet, yakındakine cimrilik” paradoksunu doğurur. Sözgelimi bazı sözde sivil toplum örgütlerinin “insani yardım” adı altında yakına değil uzağa odaklanmaları, buna karşılık kendi ülkelerine, kendi mahallelerine kayıtsız kalmalarında görürüz bunu. En nihayetinde soyut insanlık sevgisini ifade etmek kolay ve risksizdir; çünkü bu sevgi, temas ve sürtünme gerektirmez! Ancak aynı sevgi, aynı sokağı paylaşan komşuya, aynı ekonomik pastadan pay isteyen yurttaşa yöneldiğinde teğet noktasındaki gerilimle karşılaşır ve çoğu zaman buharlaşır. Uzaktaki için gösterilen cömertlik, yakındakine karşı derin bir cimriliğe ve değerbilmezliğe dönüşür. Bu bir ikiyüzlülük değil, doğrudan doğruya bir cehalettir: farklılıkların aynı anda ve aynı mekânda var olmasının oluşturduğu sürtünmeyi yönetme bilgisinden yoksun olma cehaleti.
EĞİTİMİN POLİTİK ROLÜ
Eğitimsiz zihin, soyut iyiliğin somut ilişkilere kendiliğinden yansıyacağını sanır, oysa bu transfer asla kendiliğinden gerçekleşmez! Çünkü toplumsal yaşamda hiçbir şey kendiliğinden gerçekleşmez; tam da bu yüzden politika vardır zaten; toplumsal olanın düzenlenmesi, planlanması ve yönetilmesi için. İşte bu düzenleme, planlama ve yönetim için de eğitime, eğitimli insanlara gerek duyulur. İşte eğitim de bu yüzden vardır, bu yüzden en öncelikli, en acil olandır!
Cehalet içindeyiz, cahillerin yönetimine bırakılan bir ülkenin içinde! Bu cehaletten kurtuluşun yolu, eğitim ve bilinçli bir politik pratiktir. Bu noktada ilk adım, çoğulculuğun topolojik gerçeğini öğrenmek ve öğretmek olmalıdır. Toplumda farklı merkezler bulunur ancak bu bir sorun değil, gerçekliğin ta kendisidir. İkinci adım, bu farklı merkezler arasındaki sürtünmenin kaçınılmaz ancak yönetilebilir olduğunu bilmektir. Tıpkı bir makinenin parçaları arasındaki sürtünmenin yağlama ile azaltılması gibi toplumsal gruplar arasındaki gerilim de diyalog, empati ve adil paylaşım mekanizmalarıyla dönüştürülebilir. Üçüncü ve en kritik adım ise, bu bilgileri bir yaşam pratiğine dönüştürmektir: farklı sosyo-ekonomik grupların çocuklarını aynı sınıflarda, aynı kamusal alanlarda buluşturan okullar bu yüzden vardır; kaynakların paylaşımını adil biçimde düzenleyen bir hukuk düzeni bu yüzden vardır. Ve ortak aidiyeti, farklılıkları yok sayarak değil, tanıyarak inşa eden kültürel alanlar bu yüzden vardır. Yıllardır, on yıllardır bu varlıkları çok fazla unuttuk, çok fazla küçümsedik, çok fazla yıprattık. İşte şimdi bu varlıkları derhal hatırlamak, onları sonuna kadar savunmak, korumak ve kollamak zorundayız!
UMUDUN TEMELİ, KARAMSARLIĞIN TEMELSİZLİĞİ
Karamsar olmayın. Karamsarlığın bir temeli yoktur, çünkü o bir inşa değildir. Umudun ise bir temeli vardır. Eğer değerbilmezlik, haset ve düşmanlık insan doğasının değişmez yasaları olsaydı, siyasetin bir anlamı olmazdı. Oysa bunlar, eğitimsiz bilincin, siyasi topolojinin gerçeklerinden habersiz olmanın ürünleridir. Cehalet, bilgiyle; yanlış okuma, doğru okumayla; sanrı, gerçekçi bir kavrayışla aşılır. Bu aşma, bir kerede olup bitecek bir kurtuluş değil, her gün yeniden verilen bir mücadele, sürekli bir eğitim ve bilinçli bir seçimdir. Her gün, toplumun diğer merkezleriyle nasıl bir ilişki kuracağımıza karar veririz: onların meşru haklarını tanıyıp saygı duymayı mı seçeceğiz, yoksa onları kendi merkezimize bağımlı kılmaya mı çalışacağız? Sürtünmeyi diyalogla mı yöneteceğiz, yoksa düşmanlıkla mı alevlendireceğiz? İşte bu seçimlerimiz, bireysel olduğu kadar politiktir de.
Popülizm bir zehirdir, ancak bu zehrin bir panzehri de vardır. Bu panzehir, toplumdaki tüm farklı merkezlerin varlığını bir tehdit değil, zenginlik olarak gören; sürtünmeyi kaçınılmaz ama yönetilebilir kılan ve adil bir birlikteliğin ancak bilinçli bir çabayla inşa edilebileceğini öğreten bir siyaset anlayışıdır. İşte bu öğrenme, bir ömür sürer ve başlamak için, eşit uzaklık yanılgısını fark etmek yeterlidir. Bu farkındalık umudun ta kendisidir. Çünkü umut, her gerçek politikanın kalbidir ve bu kalp, ihanet dışında her şeyi affeder!
Açık Sorular
- Bu cehaletle mücadele için somut eğitim politikaları neler olmalı?
- Farklı merkezler arasındaki sürtünmeyi yönetecek adil paylaşım mekanizmaları nasıl tasarlanmalı?



