
AI-generated summary
Antik Yunan filozofları Sokrates, Platon ve Aristoteles, yaşamın amacının iyi bir ruh ve iyi bir insan olmasını, bunun için erdemli olmanın gerekli olduğunu ve adaletin temel erdemlerden biri olduğunu savunmuşlardır. Ahlak, erdem ve adalet kavramları tarih boyunca iç içe geçmiş ve birbirleriyle bağlantılı olarak ele alınmıştır.
Antik çağlardan beri ahlak, erdem ve adalet kavramları iç içe geçmiştir, birbirleriyle bağlantılı olarak ele alınmıştır.
Antik Yunan filozofları Sokrates’e, Platon’a ve Aristoteles’e göre yaşamın amacı iyi bir ruha sahip olmaktır, iyi bir insan olmaktır; iyi bir insan olmak için de erdemli olmak gerekir, iyilik erdemlilik demektir; adalet de en önemli ve temel erdemlerin arasında yer alır.
Adalet hak ve hukuk ile bağlantılı bir konudur. Hukuk terimi haklar anlamına gelmektedir. Adalet en temelde hakların ihlal edilmemesi, haksızlığın yapılmaması anlamına gelmektedir. İnsanların haklarının ihlal edilmediği bir düzende adaletin olduğundan söz edilebilir. Adalet sadece ahlak felsefesinin değil, siyaset felsefesinin ve hukuk felsefesinin de temelinde olan bir kavramdır. Ancak adalet özünde ahlakla ilgilidir, ahlaki kaygıların sonucunda ortaya çıkmış bir kavramdır. Adalet kavramı ahlaktan ve ahlak felsefesinden, yani etikten koparıldığı zaman, hukuk salt yasalar ve kurallar listesine dönüşür, anlamını yitirir, yasaların ve kuralların neden var olduğuna dair bir bilincin oluşmasını engeller.
Türkiye’deki ve dünyadaki “hukukçuların” birçoğu hukukun ahlaki temeli hakkında bir bilince sahip olmadıkları için, var olan yasaları temel anlamlarından soyutlayarak çıkarlarına göre eğip bükmektedirler, yorumlamaktadırlar, suiistimal etmektedirler. Bu durumda hak ve hukuk, hak ve haklar bir amaç olmaktan çıkar, hak ve hukuk dışı amaçların aracı haline dönüşür.
Bu nedenle iyi bir hukukçu olmanın önkoşulu, ahlaklı ve erdemli bir insan olmaktır.
***
18. yüzyıl Aydınlanma filozoflarının ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün de ifade ettiği gibi, cumhuriyet, yani halk egemenliğine dayalı yönetim biçimi, aynı zamanda bir erdemdir. Çünkü halkın egemen olmadığı bir düzende adalet olmaz, aksine halkın hakları oligarşik güçler tarafından ihlal edilir.
Kralın, çarın, padişahın, papanın, kardinalin, patriğin, başpiskoposun, halifenin, şeyhülislamın, ulemanın, baronun, lordun, toprak ağasının egemen olduğu bir ortamda halk egemen olamaz, aksine, egemen güçler tarafından sömürülür ve baskı altına alınır, hak ihlaline uğrar. Bu nedenle monarşik, feodal ve teokratik düzenlerin ahlaklı, erdemli ve adil olması kategorik olarak olanaksızdır.
Cumhuriyet ve cumhuriyete dayalı bir toplum sözleşmesi ve bir anayasal düzen bu nedenle ahlaklı ve erdemli olmanın önkoşuludur. Çünkü ahlak, yalıtılmış bir ortamda salt bireysel bağlamda sağlanabilecek bir şey değildir.
Antik Yunan filozofu Aristoteles’in de doğru bir biçimde ortaya koyduğu gibi insan doğası gereği toplumsal bir canlıdır ve ahlaklı, erdemli olmak da ancak toplumsal bir çerçevede sağlanabilecek bir şeydir.
***
AKP iktidarının şantajla, tehditle, baskıyla, kolluk güçleriyle, gardiyanla, kodesle, sahte savcılarla ve sahte hâkimlerle, halk tarafından seçilmiş belediye başkanları, belediye meclis üyeleri, milletvekilleri ve siyasetçiler üzerinde baskı kurması, onları kodese atması, tutuksuz yargılayacağına tutuklu yargılaması, masumiyet karinesi ilkesini yok sayması veya onları kodese yollamak tehdidiyle AKP’ye transfer etmesi ve bu yolla halkın egemenliğini gasp etmesi, yani cumhuriyeti ortadan kaldırması, bu nedenlerle sadece bir hukuksuzluk örneği değildir, aynı zamanda bir ahlaksızlık örneğidir.
İnsanın öncelikle ahlaklı ve erdemli olması gerekmektedir.
Sokrates bu nedenle “Güçlü olan haklıdır” biçiminde özetlenebilecek olan ahlaksız bakış açısına karşı çıkmıştır, haklı olanın, adil olanın, erdemli olanın güçlü olması gerektiğini vurgulamıştır ve bu nedenle ölüm cezasına çarptırılmıştır.
Ahlaktan, faziletten, adaletten söz edip bunu sadece retorikte bırakan, ahlaklı, faziletli ve adil olamayan insanlar bu nedenle yönetici olmamalıdır.

Through the reversal of the Üsküdar election results two years later and the relocation of horses in the Islands, the concept of 'social disintegration' is analyzed as a process of melting social norms, weakening of trust in the law and deterioration of social ties, beyond democratic regression.

The author discusses the pressures, arrests and use of force by the one-man regime against the Üsküdar Municipality council members and Sinem Dedetaş administration.

It is discussed that in the last decade, opposition researchers and commentators have missed social reality by reading political changes through ideological positions and are now starting to confront these misconceptions.

The text criticizes issues such as lawlessness, corruption, media manipulation, secularism threats, injustice and economic inequality in Türkiye in a poetic and sarcastic style. Themes such as disrespect towards Atatürk, power control over the media and the erosion of social values come to the fore.

The article argues that the future of society can be built not by models established from outside, but by organic change integrated with its own historical and cultural roots; The example of Iraq shows that it is difficult for structures brought from outside to integrate with the social base.

Berhan Şimşek, while questioning whether the allegation of "provoking" could be an excuse for murders of women, discusses Melih Gökçek's image as a durable politician, the Üsküdar flirtation between the New Party and CHP, the misuse of the grasshopper phrase, the camera toothbrush product and the legend of Robert De Niro's Istanbul police raid; He also gives advice to tradesmen on live streaming on TikTok.