Breaking
ITGiuseppe Gasparretti wins the 2026 Nando Rossi Memorial with 98/100JPNearly 800 dead and over 3,000 missing in debris flow disaster on Nepal-China borderFRFlash floods at Grand Canyon: more than 20 people wantedTRCruise ship sank off TRNC Kyrenia, 8 dead, 19 not found yetITMaria Spinelli, 22 year old from Abruzzo killed in the shooting at the Aarau raveESCivil Guard arrests three Moroccans in Ceuta for throwing bottles with corrosive liquid at soldiersRUGabriel Jesus moves from Arsenal to Barcelona for 10 million euros plus bonusesARThe Iranian Revolutionary Guard announces strikes on military bases in Qatar and Jordan in response to a US attack on Lark IslandITAtalanta sells Marten de Roon to Roma on a permanent basisBRMayor's nephew and man die in traffic accidents in Poço Fundo and Campos GeraisITGiuseppe Gasparretti wins the 2026 Nando Rossi Memorial with 98/100JPNearly 800 dead and over 3,000 missing in debris flow disaster on Nepal-China borderFRFlash floods at Grand Canyon: more than 20 people wantedTRCruise ship sank off TRNC Kyrenia, 8 dead, 19 not found yetITMaria Spinelli, 22 year old from Abruzzo killed in the shooting at the Aarau raveESCivil Guard arrests three Moroccans in Ceuta for throwing bottles with corrosive liquid at soldiersRUGabriel Jesus moves from Arsenal to Barcelona for 10 million euros plus bonusesARThe Iranian Revolutionary Guard announces strikes on military bases in Qatar and Jordan in response to a US attack on Lark IslandITAtalanta sells Marten de Roon to Roma on a permanent basisBRMayor's nephew and man die in traffic accidents in Poço Fundo and Campos Gerais
BackCem Yılmaz, 'Cinlerin Düğünü' Filmi Üzerinden Sanatta Politik Olmayan Eserin Olup Olmadığını, Büyülü Gerçekçilik ve Kuşaktan Kuşağa Aktarılan Hafızayı Tartışıyor
Cem Yılmaz, 'Cinlerin Düğünü' Filmi Üzerinden Sanatta Politik Olmayan Eserin Olup Olmadığını, Büyülü Gerçekçilik ve Kuşaktan Kuşağa Aktarılan Hafızayı Tartışıyor
Culture
Cumhuriyet15 hours agoCulture3 min readTürkiye

Cem Yılmaz, 'Cinlerin Düğünü' Filmi Üzerinden Sanatta Politik Olmayan Eserin Olup Olmadığını, Büyülü Gerçekçilik ve Kuşaktan Kuşağa Aktarılan Hafızayı Tartışıyor

Quick Look

Cem Yılmaz, 'Cinlerin Düğünü' filmiyle ilgili söyleşisinde, sanatın asla politik olamayacağını inkar ediyor, büyülü gerçekçilik sinema dilini açıklıyor, filmin Erzincan'daki çekim sürecini ve kuşaktan kuşağa aktarılan travmanın temalarını vurguluyor.

AI-generated summary

Why It Matters

Cem Yılmaz, 'Cinlerin Düğünü' filmiyle ilgili bir söyleşide, filmin temaları, çekim süreci ve edebi etkileri hakkında konuşuyor.

Font size

Cennetten Kovulmak politik kaygısı yüksek bir filmdi. Okul Tıraşı ise bir okun duvarları arasına sıkıştırdı kavgalı olduğu meseleleri, fakat "sinsice" -olumlu anlamda kullanıyorum- anlattı otorite ve baskı karşıtlığını. Cinlerin Düğünü de yine siyasi bir film aslında çünkü geçmişle derdi var. Sinema dilinizden bahsedelim öncelikle biraz, çünkü bu filmle birlikte bir stil/akım olarak büyülü gerçekçilik de işin içine giriyor. Bundan sonrasında nasıl olacak üslubunuz/yönünüz?

Açıkçası ben politik olmayan bir sanat eserinin var olduğuna inanmıyorum. Çünkü sanat, ister istemez dünyaya nasıl baktığını, neyi görünür kıldığını ve neyi görünmez bıraktığını seçer. Bu seçimin kendisi bile politik bir tavırdır. Ben, iktidarın insanın hayatına nasıl sızdığıyla ilgileniyorum. İktidarı yalnızca devletle, kurumlarla ya da açık baskıyla sınırlı bir şey olarak görmüyorum. Ailenin içinde, okulda, kadınla erkek arasında, kardeşler arasında, hatta insanın kendisiyle kurduğu ilişkide bile yeniden üretiliyor. Bir süre sonra insan yalnızca iktidara maruz kalmıyor; farkında olmadan onun taşıyıcısına da dönüşüyor. Bugün Ortadoğu’da yaşanan gerçeklik o kadar sert, bazen o kadar akıldışı ki, ben bile bunları çocuğuma anlatırken gerçeküstü öğelere ihtiyaç duyuyorum. Bunu gerçekliği hafifletmek ya da ondan kaçmak için değil; tam tersine, o gerçekliği katlanılabilir kılmak için yapıyorum. Belki büyülü gerçekçilikle ilişkim de burada başladı. Cinler, rüyalar, söylenceler ya da görünmeyen şeyler benim için gerçekliğin alternatifi değil; gerçekliğin başka bir katmanı. Bazen çıplak gerçekçilik bir şeyi anlatmaya yetmiyor. Görünmeyeni anlatabilmek için gerçekliğin sınırlarını biraz genişletmek gerekiyor. Aslında Cinlerin Düğünü’yle birlikte beni uzun zamandır aradığım bir sinema diline yaklaştıran bir şey bulduğumu hissediyorum. Gerçeklikle gerçeküstünün, kişisel hafızayla toplumsal hafızanın, bugünün dünyasıyla mitlerin ve söylencelerin yan yana durabildiği bir dil bu.

- Cinlerin Düğünü filminin çıkış noktası neydi? Yazım süreci nasıl ilerledi? Çekimler nasıldı? Biraz filmin gelişim aşamalarından bahsedebilir miyiz?

Filme başlamadan fikir olarak bende dönüp duran bir cümle vardı. “Kendi karanlığını reddeden insan, kaderini gerçekten değiştirebilir mi?” sorusu beni bu filmi yapmaya itti. Filmi yazmaya başladığımda, sadece bu fikir vardı ve bu fikirle bir grup kardeşin, çocukluklarının son gününü yazacaktım. Çocukluk bölümü bitince, büyüklük hallerini görmek istedim ve bu sefer, gençliklerinin bittiği günü yazmaya karar verdim. En sonunda da yaşamın onlar için bittiği günü yazdım. Sonra mekân aramaya başladık ve Erzincan’ın doğal bir plato olduğunu fark ettik. Orası benim için hikâyenin geçtiği bir fon değildi. Bütün o coğrafyayı insanlardan daha uzun yaşayan bir hafıza gibi görmeye başladım. Çekime ara verdiğimiz günlerde şehirde zaman geçirmek yerine, kendimi bir nehir kenarında ya da bir dağın yamacında o coğrafyayı seyrederken buluyordum.

Okul Tıraşı bitince, bir daha bu kadar zor bir film çekmem diye düşünürken, Cinlerin Düğünü gibi büyük bir projenin içinde kendimi bulmam, bu tür konularda peşin hükümlü olmamayı öğretti bana. Filmin neredeyse her sahnesinde çok zorlandım. Setin ve oyuncu grubunun kalabalık olması kadar, çok uzun planlar çekmemin de bunda etkisi oldu. Uzun planlar benim için yalnızca biçimsel bir tercih değildi. Bir sahneyi çok fazla parçalamadan çektiğinizde, zamanın kendisi de sahnenin bir parçası hâline geliyor. Oyuncu yalnızca kameranın önünde oynamıyor; mekânın, diğer oyuncuların ve zamanın içinde hareket ediyor. Ben de seyircinin yalnızca bir olayı görmesini değil, o olayın içinde bir süre kalmasını istedim.

- Cinlerin Düğünü ismini duyduğunda pek çok seyirci bunun bir korku filmi olduğunu düşünebilir zira cin teması ülkemizde daha ziyade bu bağlamda ele alınıyor. Siz, bu temayı sinematik bagajından koparıyor ve "geçmişin günahlarıyla aktarılan lanet" ekseninde açıklıyorsunuz ve birkaç kuşağa musallat oluşunu, ülkenin geçmişine ve alınan politik kararların sonuçlarına bağlıyorsunuz. Biraz burayı açabilir misiniz?

Bana göre cinler de lanet de insanın yüzleşmek istemediği şeylerin başka bir dilde anlatılma biçimi. Daha çok kuşaktan kuşağa aktarılan bir hafıza gibi görüyorum. Bir kuşağın yüzleşmediği şey, sonraki kuşağın hayatına başka bir biçimde sızıyor. Çocuklar bazen kendilerinden önce verilmiş kararların, işlenmiş suçların ya da kurulmuş sessizliklerin sonuçlarını devralıyorlar. Ne olduğunu tam olarak bilmeseler bile onun ağırlığını taşıyorlar.

- Filminizde bir tren sekansı var. Bir kız çocuğunun kayboluşu ve ona yardım etmeye çalışan Deniz'in olduğu sahne. Fakat öyle bir sahne ki bu, "zorla çay ikram eden teyze" figüründen, kabadayılara değin bir tür toplum panoraması. Ülkenin "sert gerçekçiliğinden" kastınız bu muydu?

Bir parça öyle, evet, ama o sahne sadece bununla ilgili değil. Benim için asıl olarak, kendi kurtuluşunu bir başkasına yardım etmekte arayan bir adamın başarısızlığıyla ilgili. Deniz o kız çocuğuna yardım etmeye çalışırken belki de farkında olmadan kendi hayatındaki bir şeyi onarmaya çalışıyor. Buna aslında melankoli diyoruz. Melankolide kişi, ne kaybettiğini bilir ama onda neyi kaybettiğini bilmez. Bu yüzden bazen başkasını kurtarma arzusu, insanın kendinde kurtaramadığı bir şeyden doğuyor.

- Cinlerin Düğünü de Okul Tıraşı'nın Berlinale Panorama Bölümü'ndeki aldığı ödülden sonra Toronto Film Festivali’nin "Ana Yarışma" bölümüne seçildi. Bu konuda neler hissediyorsunuz?

Filmleri nihayetinde seyirci için yapıyoruz. Bir filmin başka ülkelerde, başka kıtalarda kendine seyirci bulması gerçekten çok güzel bir duygu. Ama tam da burada, daha evrensel olma kaygısıyla kendi bakışımızdan ve kimliğimizden taviz vermemek gerektiğini düşünüyorum. Bana göre evrensellik, yerelliğin törpülenmesiyle değil, derinleşmesiyle ortaya çıkıyor. Bir hikâyenin dünyaya ulaşması için dünyaya benzemesi gerekmiyor; bazen ait olduğu yere ne kadar çok benzerse, o kadar uzağa gidebiliyor.

- Filminizde zaman değişse de kişiler değişse de tekrar eden imgeler ve diyaloglar var. Bu sadece lanetle mi ilgili yoksa aynı zamanda, zamana rağmen hiçbir şeyin değişmediğiyle mi ilgili? Ya da başka bir sebebi var mı?

Lanetten ziyade hayatın tuhaf bir yasasıdır bu. İnsanlar değişir, kuşaklar değişir ama bazı davranışlar, cümleler ve arzular yeni bedenler bulur. Cinlerin Düğünü'nde aynı isimlerin, tutkuların ve hataların dönüp durması gibi. Geçmiş geçmişte kalmaz, evin içinde yaşayan biri gibi bugüne karışır. Belki de insanın trajedisi geçmişini unutamaması değil, onu unuttuğuna inanabilmesidir. Buna bağlı olarak, soyağacını yazarken de isimleri bilerek tekrarladım; Deniz, Makbule, Ceren, Yasin, Halit ikinci kuşakta da var. Seyircinin bunu ilk bakışta fark etmesini beklemiyordum aslında; daha çok bir sızıntı gibi düşünmüştüm. Bir isim, bir kader gibi taşınıyor kuşaktan kuşağa; siz onu bilmeseniz bile, isim sizi zaten bir yere bağlıyor. Bir aile bir ismi tekrar kullandığında, aslında bilmeden bir sözleşme yapar: “Bu çocuk, o kişinin yükünü de taşıyacak.” Ben bunu ürkütücü bulduğum kadar dokunaklı da buluyorum. Çünkü insanlar bir ismi sevgiyle verirler ama farkında olmadan bir mirası da devrederler.

- Okul Tıraşı'nın kişisel tarihinizle bir bağlantısı vardı. Cinlerin Düğünü'nde otobiyografik öğeler var mı?

Az ya da çok, her anlatıya kendi hayatımızdan bir şeyler sızıyor. Bunun aksinin mümkün olduğunu düşünmüyorum. Çünkü ne kadar kurmaca bir dünya kurarsanız kurun, ona kendi hafızanızdan, korkularınızdan ve tanıklıklarınızdan bakıyorsunuz. Ben küçük bir köyde, ardından yatılı okulda büyüdüm. Dolayısıyla filmde çocukluğumdan taşıdığım çok fazla görüntü ve tanıklık var. Örneğin, annenin kazana sokulduğu sahne doğrudan çocukluğumdan geliyor. Dokuz yaşındaydım. Kanser hastası olan ve artık ölmek üzere olan bir komşumuzun kardeşi bize gelip büyük bir kazan istemişti. Adam çok acı çekiyordu; ağrısını biraz olsun dindirebilmek için onu sıcak suya sokuyorlardı. O zaman bunun ne anlama geldiğini bütünüyle kavrayamıyordum ama görüntü bende kaldı. Yıllar sonra senaryoyu yazarken o kazan yeniden karşıma çıktı. Otobiyografi sadece başınıza gelen olaylardan oluşmaz; içinde büyüdüğünüz dünyanın görüntüleri, sesleri, korkuları, ritüelleri de otobiyografinizin parçasıdır.

- Üç kuşağa yayılan aile, kaderin döngüselliği ve doğaüstü unsurlarla bir parça Gabriel García Márquez'i anımsattı bu film bana. Filmlerinizde ve karakterlerinizde edebiyattan ilham aldığınızı biliyorum. Cinlerin Düğünü'ndeki referanslarınız nelerdir?

Klasik dramatik yapıda anlatı genellikle belirli dönüm noktaları etrafında ilerler. Hikâyenin bazı anları diğerlerinden daha önemli hâle gelir ve seyircinin dikkati özellikle o anlara yönlendirilir. İnsan hayatı birkaç büyük olaydan değil, onların arasındaki sessizliklerden, bekleyişlerden ve küçük anlardan oluşuyor. Bu yüzden filmin her anının önemli olduğu bir yapı kurmaya çalıştım. Bana göre alışılageldik sinemanın problemi, izleyiciyi edilgen bir konumda tutması. Bu benim total olarak kabul edemediğim ve aşmaya çalıştığım bir mesele. Örneğin bir roman okuduğunuzda, esasen bütün atmosferi siz kuruyorsunuz. Bu anlamda etken bir tüketim içine giriyorsunuz. Benim de sinemada açmaya çalıştığım alana çok benziyor ve bu beni edebiyata yaklaştırıyor. Bu sebeple sadece Marquez değil, Juan Rulfo, Foulkner, Carpentier, Jorge Luis Borges, Asturias gibi yazarlardan çok etkilendiğimi belirtmeliyim.

- Son olarak, "geçmişe zincirlerle bağlanan" bir film bu ve bu unsur, yalnızca metaforik değil. Sizce o zincirlerden kurtulmanın bir yolu var mı? Ya da bu filmi yapma isteğinizin o zincirlerden kurtulmakla bir ilgisi var mı?

Var aslında. Kendini tanımak. Ama kendini tanımaktan kastım, insanın içinde saklı olan gerçek benliğini keşfetmesi değil. Biraz da nasıl o insan hâline geldiğini anlayabilmesi. Hangi değerleri gerçekten kendisinin seçtiğini, hangilerini ailesinden, çevresinden, yaşadığı zamandan devraldığını görebilmesi. Çünkü bazen bize öğretilmiş bir hayatı kendi karakterimiz, bize verilmiş bir rolü kendi irademiz, yıllardır taşıdığımız bir zinciri de kaderimiz zannediyoruz. Belki özgürlük de tam burada başlıyor: İnsan, nasıl o kişi hâline geldiğini anladığında, aynı kişi olarak kalmak zorunda olmadığını fark edebilir.

What to Watch

AI outlook — possibilities, not facts

  • Filmin Toronto Film Festivali'nde gösterileceği belirtiliyor.

    Very likely · Within months

Open Questions

  • Filmin tam olarak ne zaman ve nerede yayınlanacağını?
  • Filmin bütçesi ve box office performansı nasıl olacak?
  • Eleştirmenler filmi nasıl değerlendirecek?

Related Topics

This article was originally published by Cumhuriyet.

Related Stories

SOLOTÜRK Gösteri Uçuşu Yenikapı'da Büyük İlgi Gördü
Developing·1 hour ago

SOLOTÜRK Gösteri Uçuşu Yenikapı'da Büyük İlgi Gördü

İstanbul'un Yenikapı sahilinde düzenlenen SOLOTÜRK gösteri uçuşu, vatandaşların büyük ilgisiyle izlendi. İstiklal Marşı ve mehteran gösterisi ardından gerçekleştirilen akrobatik manevralar, izleyenlerde duygusal tepki yarattı. Özcan Alay, Tuba Yurdakul ve Burak Erdüvenci gibi katılanlar, deneyimini heyecanlı ve gurur verici olarak tanımladı. Türk Kızılayı ve Fatih Belediyesi, etkinlik alanında ikram dağıttı.

AA Güncel
1 min read
SOLOTÜRK pilotları, Vatandaşlarla Buluşarak 30 Ağustos Zafer Bayramı Coşkusunu Paylaştı
Developing·16 hours ago

SOLOTÜRK pilotları, Vatandaşlarla Buluşarak 30 Ağustos Zafer Bayramı Coşkusunu Paylaştı

SOLOTÜRK ekibi, 30 Ağustos Zafer Bayramı ve Türk Silahlı Kuvvetleri Günü kapsamında İstanbul Hava Kuvvetleri Müzesi'nde vatandaşlarla buluştu. Pilotlar, gençlerin havacılığa ilgi duyduğunu ifade ederek gelecekte ilk kadın SOLOTÜRK pilotunun olmasını dile getirdiler. Etkinlik sonunda ekip, vatandaşların çizdiği resimleri, tişörtleri ve F-16 posterlerini imzaladı.

Milliyet Son Dakika
2 min read
SOLOTÜRK pilotları, Bakırköy'de vatandaşlarla buluştu
Developing·16 hours ago

SOLOTÜRK pilotları, Bakırköy'de vatandaşlarla buluştu

SOLOTÜRK pilotları, İstanbul Hava Kuvvetleri Müzesi'nde gerçekleştirilen programda vatandaşlar ve havacılığa ilgi duyan çocuklarla buluştu. Yarbay Murat Bakıcı, 30 Ağustos Zafer Bayramı coşkusunu paylaştığını ve Yenikapı Meydanı'nda yapılacak gösterimi duyurdu. Katılımcılar, çocukların pilot olma hayallerini anlattı ve ekibin resim, tişört ve poster imzaladığını belirttiler.

AA Güncel
1 min read
More on this topiccem yılmaz