
Dr. Ayşegül Çoruhlu, yaşlanmanın kader olmadığını, yaşam tarzı ve bilimsel gelişmelerle hücresel düzeyde müdahale edilebilir bir süreç olduğunu anlatıyor.
AI-generated summary
Dr. Ayşegül Çoruhlu, uzun ömürlülük ve hücresel sağlık üzerine kitapları bulunan bir hekimdir. Longevity alanındaki çalışmaları, yaşlanmayı biyolojik bir süreç olarak ele almaktadır.
Ülkemizde “longevity” (uzun ömürlülük) amacıyla, beslenme ve yaşam biçimini düzenlemek isteyen çok sayıda insanın takip ettiği bir isim Dr. Ayşegül Çoruhlu.
Onun yaklaşımı pratik uygulamaların yanında bütüncül bir sağlıklı yaşam anlayışını da içeriyor. Bu yüzden olsa gerek hücre yenilenmesinden metabolik esnekliğe kadar pek çok alandaki önerileri birbirini tamamlayıcı nitelikte.
Bu alandaki kitaplarıyla köklü bir yazarlık geçmişi olan Çoruhlu ile hem “longevity” yaklaşımı hem de geleceğe yönelik öngörüleri üzerine konuştuk.
- Yaş almakla yaşlanmak arasında nasıl bir fark var?
Takvimde hepimiz aynı hızla ilerleriz. Bir yıl herkes için bir yıldır. Fakat hücrelerimiz takvime bakmaz. Ne kadar enerji üretebildiklerine, hasarlarını ne ölçüde onarabildiklerine ve artıklarını ne kadar iyi temizleyebildiklerine bakarlar.
Bunu tek yumurta ikizlerinde görebiliriz. Genetik yapıları aynı olsa da biri kötü besleniyor, az uyuyor ve hareketsiz yaşıyor; diğeri doğru besleniyor, egzersiz yapıyor ve uykusuna dikkat ediyorsa 10 yıl sonra hücresel sağlıklarında belirgin bir fark oluşabilir. Yaşlanmayı tamamen durdurmaktan söz etmiyoruz ama yaşlanma hızımızı etkileyebileceğimizi ve sağlıklı geçirdiğimiz yılları artırabileceğimizi biliyoruz.
ZAMAN SINIRSIZ DEĞİL
- “Longevity Planı” kitabınızın önsözünde size hep “daha çok vakit var” gibi geldiğini ve bu yüzden ertelemeye yatkın olduğunuzu anlatıyorsunuz. Zamanı yavaşlatma arayışınızla bu duygu arasında nasıl bir ilişki var?
Çoğu insan potansiyelini tam olarak gerçekleştiremeden bir ömrü tamamlıyor. Ben de kendi potansiyelimi ortaya çıkarabilmek için sürekli çalıştım ve kendimi geliştirmeye uğraştım. Fakat öğrendikçe öğrenmeniz gereken daha ne kadar çok şey olduğunu görüyorsunuz. “Daha çok vakit var” hissi zamanın sınırsız olduğu yanılgısını yaratıyor. Bir bakıyorsunuz, yapmak istediğiniz şeyleri sürekli ileri bir tarihe bırakmışsınız. Çalışma alanım zamana bağlı hücresel yıpranmayı anlamak ve mümkün olduğunca yavaşlatmak olduğu için bu iki durum zamanla üst üste geldi. Bir bakıma longevity yalnızca daha uzun yaşama isteği değil, ertelediklerimizi gerçekleştirebilecek kadar sağlıklı zamana sahip olma arayışıdır.
- Yaşlanmayı doğal bir süreçten çok müdahale edilebilir bir durum olarak ele alıyorsunuz. Yaşlanmayı bir hastalık olarak mı görmeliyiz?
Kanser, Alzheimer, kalp-damar hastalıkları, diyabet ve diğer kronik hastalıkları bir araya getirdiğinizde ortak kümede ileri yaşı görüyorsunuz. Yaş, bu hastalıkların çoğu için en güçlü risk faktörlerinden. Bu nedenle bilim insanlarının bir bölümü tek tek hastalıkları tedavi etmeye çalışırken bir bölümü de yaşlanmanın temel mekanizmalarını yavaşlatarak bu hastalıkların ortaya çıkışını ertelemeye çalışıyor. Bu, yaşlanmayı tamamen çözdüğümüz anlamına gelmiyor. Ancak bütünüyle kader olmadığını gösteriyor. Tek tek hastalıkları ileri yaşta tedavi etmek yerine yaşlanma mekanizmalarını daha erken dönemde hedeflemek çok daha akıllıca.
- Mitokondrileri “hücrelerimizin enerji santralleri” olarak tanımlıyorsunuz. Mitokondriler yaşlandıkça bedenimizde neler değişiyor?
Mitokondriler hücrelerimizin bir tür pilleridir. Yediğimiz yiyeceklerin türü bu pillerin verimli çalışmasına katkıda bulunur. Sürekli işlenmiş gıdalar, rafine şekerler ve ihtiyacımızdan fazla enerji gönderirsek mitokondrilerin önüne taşıyabileceklerinden fazla yük koyarız. Ancak onları yalnızca yiyeceklerle destekleyemeyiz. Mitokondrileri genç tutmanın yolu tek bir mucizevi besinden değil beslenme, uyku, egzersiz ve doğru öğün zamanlamasının birlikte düzenlenmesinden geçer.
- Yaşla birlikte kaybettiğimiz metabolik esnekliği nasıl geri kazanabiliriz?
Mitokondrilerimiz hem şekeri hem de yağı yakabilir. Genç ve sağlıklı bir hücrenin bu iki enerji kaynağı arasında rahatça geçiş yapabilmesi gerekir. Yemekten sonra glikozu kullanmalı, yemek bulunmadığında ise depolanmış yağa yönelmelidir. Yaşlanmayla ve sağlıksız yaşam koşullarıyla hücre yağ yakmakta zorlanıp şekere daha bağımlı hâle gelebilir.
Yakılamayan yağlar da özellikle bel çevresinde ve iç organların çevresinde depolanır. Bunu düzeltmenin yolu metabolik esnekliği yeniden kazanmaktır. Sağlıklı besinler tüketmek, rafine karbonhidratları azaltmak, yeterli protein almak, kasları çalıştırmak ve sürekli atıştırmamak önemli. Özellikle akşam yemeğini erkene çekmek ve gece boyunca sindirim sistemine dinlenme süresi vermek metabolik açıdan çok değerli.
SORUN SIRF MAVİ IŞIK DEĞİL
- Yapay ışık, ekranlar, geç saatlerde yemek ve düzensiz uyku, sirkadiyen ritmimizi giderek daha fazla bozuyor. Modern yaşam bizi fark etmeden daha hızlı mı yaşlandırıyor?
Biz gün ışığına ve gece karanlığına uyum sağlayarak evrimleştik. Sirkadiyen ritim bütün hücrelerimizin çalışma saatini belirler. Hücrelerimiz gün ışığında çalışmaya, karanlıkla ise onarım ve dinlenme programlarına geçmeye hazırlanır. Oysa bugün elektrik, ekranlar ve zihinsel uyarıyla geceleri uzatıyoruz. Akşam güçlü ışığa ve ekranlara maruz kalmak beynimize günün henüz bitmediği mesajını verebilir. Sorun yalnızca mavi ışık değil; sürekli bildirimler, zihinsel uyarılma ve geç yatmak da uyku kalitesini bozar. Bu durum uyku, iştah ve metabolizma üzerinden bizi bir kısır döngüye sokabilir.
- Longevity büyük bir endüstriye de dönüşüyor. Sizce bilim nerede bitiyor, pazarlama nerede başlıyor? Uzun ve sağlıklı yaşam ekonomik gücü olanların ayrıcalığına dönüşebilir mi?
Pazarlama bilimin önüne geçtiğinde hayvan veya hücre deneyinde görülen bir sonuç, sanki insanda kesin olarak kanıtlanmış gibi anlatılıyor. Bilim “Umut verici olabilir” derken pazarlama “Kesin gençleştirir” diyor. Aradaki sınırı çoğu zaman kullanılan cümleden anlayabilirsiniz. Yine de longevity yaklaşımı hastalığın ortaya çıkmasını beklemiyor; erken işaretleri arıyor, oluşma ihtimalini öngörüyor ve bu ihtimali azaltacak önerilerde bulunuyor.
Uzun ve sağlıklı yaşamın yalnızca ekonomik gücü yüksek kişilerin ayrıcalığı hâline gelmemesi gerekir. Çünkü temelinde pahalı testler değil iyi uyumak, yürümek, kasları çalıştırmak, sigara içmemek, doğal beslenmek ve gün ışığıyla uyumlu yaşamak var. Ticari suistimal her alanda olabilir. Bu nedenle yöntemin insan çalışmasına dayanıp dayanmadığını sormak ve hekim rehberini iyi seçmek gerekir.
- Önümüzdeki 10-20 yılda bugün bize bilimkurgu gibi gelen hangi uygulamaların gündelik tıbbın bir parçası olacağını öngörüyorsunuz?
Bu soruyu altı ay önce sorsaydınız, “İleride şunlar olabilir ama bugün bilimkurgu gibi görünüyor” diyebilirdim. Oysa yalnızca altı ay içinde bilimkurgu olarak gördüğümüz bazı ihtimallerin insan araştırmalarına yaklaştığını gördük. FDA, 2026 yılının başında Life Biosciences’ın ER-100 adlı deneysel tedavisinin insanlarda klinik araştırmaya geçmesine izin verdi. FDA’nın klinik araştırmaya izin vermesi tedavinin etkili bulunduğu veya genel kullanıma onaylandığı anlamına gelmiyor.
İlk aşamada güvenliği ve olası etkileri araştırılacak. Yine de hücresel gençleştirme yaklaşımının ilk kez insan deneylerine taşınması çok önemli bir eşik. Araştırmalarda yaşlı insanlardan alınan damar hücrelerinde bazı gençlik özelliklerinin laboratuvar ortamında geri kazandırılabildiğine ilişkin sonuçlar görüyoruz. Bunlar henüz, “70 yaşındaki insanı 30 yaşına indirdik” anlamına gelmiyor. Fakat hücrenin yaşlanma yönünün bütünüyle tek taraflı olmayabileceğini gösteriyor. Yeni moleküllerin bulunma hızı da olağanüstü arttı. Eskiden bilim insanlarının laboratuvarda yıllarca uğraşarak taradığı molekül yapıları bugün yapay zekâ yardımıyla bilgisayar ortamında çok daha hızlı incelenebiliyor.
Binlerce aday arasından etkili olma ihtimali yüksek olanlar seçiliyor ve laboratuvar çalışmalarına taşınıyor. Bu nedenle longevity biliminin en büyük güçlerinden biri yapay zekânın devreye girmesi. Süreci o kadar hızlandırdı ki artık hiçbir şeye kolayca “bilimkurgu” dememek gerekiyor. Burada asıl sorumuz şudur: Bu teknolojiler kullanılabilir hâle gelene kadar sağlığımızı mümkün olduğunca iyi koruyabilecek miyiz? Benim yaklaşımım, o zamana kadar insanların kendilerinin en iyi versiyonunda kalabilmesi için bugünkü bilimin izin verdiği uygulanabilir yöntemlerden yararlanmaktır. O gün geldiğinde belki bugünkü konuşmalarımıza dönüp baktığımızda artık hastalıkları değil, hücrelerin nasıl daha uzun süre genç ve işlevsel tutulabileceğini konuştuğumuza şaşıracağız. Ben şaşırmıyorum, o ayrı.
- “Topraklanma” son yıllarda sağlık ve wellness dünyasında sıkça karşımıza çıkıyor. Çıplak ayakla toprağa basmanın bilimsel olarak gösterilmiş bir sağlık etkisi gerçekten var mı?
Nasıl ışık doğamızın bir parçasıysa toprak ve doğayla temas da hayatımızın bir parçasıdır. Ancak çıplak ayakla toprağa basmanın, toprağın elektriksel özellikleri aracılığıyla hastalıkları tedavi ettiği yönündeki iddialar için henüz güçlü ve geniş ölçekli bilimsel kanıtlar yok. Buna karşılık doğada bulunmanın, yürüyüş yapmanın, gün ışığı almanın ve kent ortamından uzaklaşmanın stres üzerinde olumlu etkileri olduğunu biliyoruz.
Elbette depresyonu, otoimmün hastalıkları ya da tansiyonu yalnızca doğaya temasla tedavi edemeyiz. Fakat doğayla temasın, tıbbi tedavinin yanında yaşam düzeninin önemli bir parçası olması gerektiğini düşünüyorum.
AI outlook — possibilities, not facts
Life Biosciences'ın ER-100 tedavisi klinik araştırmalara başlayacak.
Likely · Within months

Çocuk Kardiyolojisi Uzmanı Prof. Dr. Bülent Oran, çocuklarda kalp hastalıklarının büyüme ağrısı sanılabileceğini belirterek; çabuk yorulma, beslenirken terleme ve eforla artan göğüs ağrısı gibi sinsi belirtilere karşı ebeveynleri uyardı.

Avustralya'da ilk kez bir memelide H5N1 kuş gribi virüsü tespit edildi. Güney Avustralya'nın Beachport kasabasında ölü bulunan bir Yeni Zelanda kürk fokunda virüsün varlığı doğrulandı. Ülkede kuş gribi vakaları haziran ayından bu yana artış gösteriyor.

Ömrü uzatma çalışmalarıyla tanınan ABD'li girişimci Bryan Johnson, otoimmün gastrit teşhisi aldığını açıkladı. Mide hücrelerinin kendi kendini yok ettiği bu durumun, Johnson'ın uyguladığı sıkı yaşam tarzı rejimiyle doğrudan bağlantılı olmadığı belirtiliyor.
BM yetkilisi Harneis, Ebola salgınıyla mücadele kaynaklarının tükeneceği uyarısında bulunarak uluslararası yardıma çağrı yaptı. DSÖ, mevcut salgının 2014-2016 Batı Afrika krizini aşabileceğini öngörüyor.

Akdeniz Üniversitesi'nden Prof. Dr. Ayşe Akman, kalıcı oje ve protez tırnak uygulamalarında kullanılan UV cihazlarının erken yaşlanmaya ve kanser riskine yol açabileceğini belirtti. Ayrıca kimyasal içeriklerin alerjik reaksiyon riski taşıdığı konusunda uyarılarda bulundu.

Demokratik Kongo Cumhuriyeti'nde Bundibugyo virüsü kaynaklı Ebola salgını, 4.945 vaka ve 2.325 ölümle rekor hızda büyüyor. Onaylı aşı veya tedavisi bulunmayan salgında, yanlış bilgi ve toplumsal direnç müdahaleyi zorlaştırıyor.