
Manisa ve Kahramanmaraş'taki okul saldırıları, şiddetin bireysel öfkenin ötesinde dijital çağın 'şöhret arayışı' ve görünürlük ekonomisiyle bağını gözler önüne seriyor.
AI-generated summary
Manisa'nın Turgutlu ilçesinde 15 yaşındaki bir öğrenci pompalı tüfekle yaşıtlarına ateş açtı. Kahramanmaraş'ta da benzer bir okul saldırısı vakasında şüphelinin küresel okul katliamlarını araştırdığı ortaya çıktı.
Bir toplumun çocukları birbirlerine silah doğrultmaya başladığında, tartışmayı yalnızca okul kapısındaki güvenlik önlemlerine hapsetmek, sonucu konuşup nedeni ıskalamaktır.
Manisa’nın Turgutlu ilçesinde 15 yaşındaki bir öğrencinin pompalı tüfekle yaşıtlarına ateş etmesi, ilk bakışta silaha erişim, okul güvenliği ve akran şiddeti başlıkları altında ele alındı. Oysa son yıllarda Türkiye’de ve dünyada art arda karşımıza çıkan okul saldırıları, daha derinde işleyen başka bir toplumsal dönüşümün izlerini taşıyor.
Şiddetin dili değişiyor.
Ve bu yeni dilin en ürkütücü sözcüklerinden biri görünürlük.
Manisa’daki saldırının ardından soruşturmaya yansıyan bulgular dikkat çekici. Şüphelinin saldırıda kullandığı tüfekle yaklaşık bir ay önceden atış yaptığı, saldırı öncesinde telefonundaki yazışmaları sildiği, odasında farklı ideolojik akımlara ilişkin notlar ile manifesto niteliğinde değerlendirilen metinlerin bulunduğu bildirildi. Bunlar saldırının nedenini tek başına açıklamıyor; ancak olayın yalnızca ani bir öfke patlaması olarak okunmasını da güçleştiriyor.
Üstelik Manisa tekil bir vaka değil.
Kahramanmaraş’ta yaşanan başka bir okul saldırısına ilişkin iddianamede, henüz 14 yaşındaki saldırganın geçmişte dünyanın farklı ülkelerinde gerçekleştirilen okul katliamlarını ayrıntılı biçimde araştırdığı ortaya çıktı. Önceki saldırganları, öldürdükleri insan sayıları üzerinden karşılaştırdığı, içlerinden birini “favorisi” olarak nitelendirdiği ve kendi eylemini de bu karanlık tarih içinde konumlandırmaya çalıştığı dosyaya yansıdı.
On dört yaşında bir çocuk, başka ülkelerde yıllar önce gerçekleştirilen katliamları neden inceler?
Bir saldırganın adını neden bilir?
Öldürdüğü insan sayısını neden hesaplar?
Ve neden kendisini onunla karşılaştırır?
Bu sorular bizi okulun kapısından çıkarıp çağın kültürüne götürüyor.
Çünkü dijital dünya yalnızca iletişim biçimimizi değiştirmedi. Tanınmanın, değer görmenin ve hatta var olmanın anlamını da dönüştürdü.
İnsanlık tarihinde ilk kez sıradan bir birey, birkaç saat içinde milyonlarca insan tarafından görülebiliyor. Görünürlük artık yalnızca sanatçının, siyasetçinin, bilim insanının ya da kamusal bir başarı elde etmiş kişinin sonucu değil; başlı başına elde edilmesi gereken bir değere dönüşmüş durumda.
Takip edilmek.
İzlenmek.
Paylaşılmak.
Konuşulmak.
Viral olmak.
Dijital çağın görünürlük ekonomisi, özellikle genç kuşaklara son derece güçlü bir mesaj veriyor: Görülüyorsan varsın.
Bu kültürün karşısında ise kendisini ailesinde, okulunda, arkadaş çevresinde ya da toplumda görünmez hisseden çocuklar bulunuyor.
İşte okul saldırılarının çağımızdaki biçimini yalnızca bireysel öfke üzerinden açıklamak bu nedenle yetersiz kalıyor. Çünkü bazı saldırılarda şiddet artık yalnızca öfkenin dışavurumu değil; aynı zamanda görünmezlikten çıkmanın, bir kimlik üretmenin ve dünyaya kendisini ilan etmenin aracı hâline gelebiliyor.
Akademik literatür bu olguyu uzun süredir tartışıyor.
ABD’de 1966–2018 yılları arasındaki kitlesel saldırıları inceleyen araştırmalarda “fame-seeking”, yani şöhret arayışı, ayrı bir motivasyon kategorisi olarak ele alınıyor. Şöhret arayışıyla ilişkilendirilen faillerin okulları hedefleme oranlarının daha yüksek olduğu ve saldırı sonrasında diğer faillere kıyasla daha fazla medya görünürlüğü elde ettikleri görülüyor.
Ortaya son derece tehlikeli bir döngü çıkıyor:
Fail görünür olmak istiyor. Şiddete başvuruyor. Medya saldırıyı görevi gereği yayıyor. Fail görünür oluyor.
Toplum saldırganı mahkûm ettiğini düşünürken, kimi zaman Onun arzuladığı ödülü kendi elleriyle üretiyor.
Bir gencin gerçekleştirdiği saldırının ardından fotoğrafı milyonlarca ekrana düşüyor. Çocukluğu araştırılıyor. Odasının fotoğrafları yayımlanıyor. Sosyal medya hesapları taranıyor. Yazdığı metinler satır satır inceleniyor. Kullandığı semboller çözümleniyor. Adı günlerce manşetlerde kalıyor.
Böylece hayatı boyunca kendisini görünmez hissetmiş bir insan, gerçekleştirdiği birkaç dakikalık şiddetle küresel bir görünürlüğe kavuşabiliyor.
Sorun tam da burada başlıyor.
Çünkü dijital çağ yalnızca saldırganı görünür kılmıyor; ondan sonra gelecek çocuğa da bir senaryo bırakıyor.
Bilimsel literatürde “contagion”, yani bulaşma etkisi olarak tartışılan olgu bu nedenle önem taşıyor. ABD’de gerçekleştirilen araştırmalarda bir okul saldırısının ardından belirli bir süre içinde başka saldırıların görülme olasılığında artış saptandı. Bu bulgu, şiddetin basit biçimde taklit edildiği anlamına gelmiyor. Ancak saldırının yoğun biçimde dolaşıma sokulmasının, zaten kırılgan durumda bulunan bazı bireylere bir eylem modeli sunabileceğini gösteriyor.
1999’daki Columbine Lisesi katliamı bunun en çarpıcı örneklerinden biri oldu.
Saldırganların görüntüleri, günlükleri, videoları, kıyafetleri ve yaşam öyküleri yıllarca dijital ortamda dolaştı. Zaman içinde saldırganların çevresinde bir alt kültür oluştu. Dünyanın başka ülkelerinde gerçekleştirilen bazı okul saldırılarında Columbine faillerine yapılan göndermeler ortaya çıktı.
Bir katliam, böylece yalnızca geçmişte yaşanmış bir suç olmaktan çıktı; dijital çağın hafızasında yeniden üretilebilen kültürel bir referansa dönüştü.
Türkiye’de 14 yaşındaki bir çocuğun dünyanın başka ülkelerinde gerçekleştirilen okul saldırılarını araştırması, failleri isimleriyle bilmesi ve onları öldürdükleri insan sayıları üzerinden karşılaştırması bu nedenle sıradan bir ayrıntı değildir.
Karşımızda artık yalnızca “öfkelendi ve silaha sarıldı” cümlesiyle açıklanabilecek bir çocukluk şiddeti yoktur.
Karşımızda şiddetin tarihini izleyebilen, faillerini tanıyabilen, görüntülerine saniyeler içinde ulaşabilen ve kendisini o karanlık anlatının içine yerleştirebilen dijital bir kuşak vardır.
Bu noktada sosyal medyayı tek başına suçlamak da meseleyi basitleştirmek olur.
Asıl sorun, sosyal medyanın üzerinde yükseldiği daha geniş kültürel dönüşümdür: Görünürlüğün değere dönüşmesi.
Çocuklara başarıdan önce fark edilmeyi, üretmekten önce sergilemeyi, derinlikten önce etkileşimi ödüllendiren bir dünya sunduk.
Bu dünyanın para birimi dikkat.
Ve dikkat ekonomisinde olumlu ya da olumsuz görünürlüğün arasındaki sınır giderek aşınıyor.
Bir insanın bilimsel bir başarıyla milyonlarca kişiye ulaşması yıllar sürebilir. Bir sanatçının tanınması yıllar alabilir. Bir gencin eğitimle, sporla, üretimle kendisine bir kimlik kurması uzun ve zahmetli bir yolculuktur.
Oysa şiddet birkaç dakika içinde bütün bunların sağlayamadığı görünürlüğü sağlayabilir.
Çağımızın tehlikeli paradoksu burada yatıyor:
İnsan hiç olmadığı kadar görünür; çocuk hiç olmadığı kadar görünmez hissedebiliyor.
Bu nedenle okul saldırılarını yalnızca daha yüksek duvarlar, daha fazla kamera, metal dedektörleri ve güvenlik görevlileri üzerinden tartışmak yetmez.
Çünkü okulun kapısına metal dedektörü koyabilirsiniz.
Ama bir çocuğun zihnine yerleşmiş görünmezliği cihazdan geçiremezsiniz.
Silaha ulaşmasını zorlaştırabilirsiniz.
Ama şiddetin karşılığında ona şöhret sunan kültürü değiştirmediğiniz sürece yalnızca aracın önüne engel koymuş olursunuz.
Bu yüzden artık yalnızca “Bu çocuk silahı nereden buldu?” sorusunu sormak yeterli değildir.
Bir soru daha sormak zorundayız:
Bu çocuk ne zamandan beri görünmezdi?
Ve ardından belki de en zor soruyu kendimize yöneltmeliyiz:
Bir saldırganın adını, yüzünü, yaşam öyküsünü, yazdıklarını ve görüntülerini günlerce dolaşımda tutarken toplumu bilgilendiriyor muyuz; yoksa şiddetin vaat ettiği görünürlüğü yeniden mi üretiyoruz?
Dünyada saldırganların isimlerinin ve görüntülerinin gereksiz biçimde öne çıkarılmamasını savunan gazetecilik yaklaşımlarının ortaya çıkmasının ardında tam da bu tartışma bulunmaktadır.
Çünkü şiddetin ödülü görünürlük olduğunda, onu görünür kılan herkes bu döngünün üzerinde yeniden düşünmek zorundadır.
Çocukların elinden silahı almak elbette zorundayız.
Ama yetmez.
Şiddetin elinden şöhreti de almak zorundayız.

The article states that US President Donald Trump proposes to live-stream the execution of attack suspect Nidal Hasan in Fort Hood, Texas, and plans to use this decision as a campaign strategy, support for the death penalty and a message of Islamophobia. At the same time, it emphasizes that Trump wants the Nobel Peace Prize and that this request is in contrast to the fact that Navi Pillay was deemed worthy of the award for the actions in Gaza.

The article begins by defining the daily and political meanings of anarchy and claiming that there is an environment of anarchy and chaos under the current AKP rule in Turkey. Events such as the statements of the NEW Party leader in Artvin, Özgür Özel, about fund games and the emphasis on football funds in the Sözcü newspaper dated October 5, 2026, 650 people withdrawing 227 billion liras, allegations of insight and manipulation, the AKP candidate going abroad and Cemil Tugay resigning from his party and joining the AKP are described. Additionally, the withdrawal of money before the fund liquidation decision, the example of Evrim Tavacı on the first page of Sözcü, and the regulatory deficiencies regarding the capital markets board are highlighted.

Erdoğan listed the conditions of justice at the International Justice Summit in Istanbul and criticized the UN's veto system, using the phrase 'the elephant in the room'. Emphasizing the democratic and legal regression in Turkey, he stated that the government resorted to ethnicist rhetoric and pressure tactics after the election loss.
Samsun University Rector Prof. Dr. Mahmut Aydın wrote about the role of TEKNOFEST in Türkiye's goal of technological independence and the 'I can do' mentality revolution it created in young people for AA Analysis.
British Prime Minister Andy Burnham's message of rapprochement with the EU and his statements about the harms of Brexit started a new political debate in the country and had a wide public response.

More than 200 people were prosecuted in three weeks after the fund explosion on September 16, but no political or public official is still the subject of investigation. It has been announced that those who have gained ill-gotten gains can deposit money into SDIF accounts, but the legal basis is unclear. Experts compared the change in CMB's Investor Compensation Center regulation to a meteor impact and stated that precautions were not taken. Official statements mentioned negligence, intent, fault and bad faith, but there was no organized crime or major fraud.