
YENİ Parti'nin çerçeve yasa oylamasındaki 'evet' tutumu ve TBMM'nin işlevine dair eleştiriler.
YENİ Parti'nin çerçeve yasaya verdiği 'evet' oyu ve parti kurmaylarının açıklamaları eleştirilirken, yasanın hazırlanma süreci, anayasaya aykırılık iddiaları ve baroların tutumu değerlendiriliyor.
AI-generated summary
YENİ Parti kurmayları, çerçeve yasa oylamasında PKK'nın silah bırakması amacıyla 'evet' oyu verdiklerini belirtti.
Gazetemizde dün Sarp Sağkal imzasıyla yayımlanan bir haberde, YENİ Parti’nin çerçeve yasa konusundaki tutumu üzerine parti kurmaylarının söyledikleri yer alıyordu.
Aldıkları HAVET (Hayır ama Evet ya da Yetmez ama Evet) tutumunun Atatürkçü ve cumhuriyetçi seçmenin partiye bakışını fazla etkilemeyeceğini düşünüyor olmalılar ki şöyle demişler:
“Bu oylama, değerlendirmede tek kriter olmayacaktır. Halk gelişmeleri bütüncül değerlendirecektir. Bu tek bir yasa özelinde verilen bir ‘evet’ oyu. Konu PKK’nın silah bırakmasıyla ilgili düzenlemelerdi. Burada da genel başkanımız ‘Silahlar bırakılsın, yeni şehit haberleri gelmesin, kimsenin annesi ağlasın’ diye ‘evet’ oyu verdi.”
Yani yasaya hayır diyen milletvekilleri, analar ağlasın mı dedi! Sorunu bu çarpıtmaya başvurmadan anlatacak kapasiteden yoksunlar mı?
Siyasetin içinde olmayanlar bile çerçeve yasanın büyük bir emperyalist operasyonun parçası olduğunun farkında. YENİ Parti kurmaylarının, PKK teröristlerine özel af çıkarıp onları toplum içine salarak nasıl bir yıkım yaratılacağının ve bunun iktidarın siyasi hesapları ile Yeni Osmanlıcı emelleri için nasıl kullanılacağının farkında olmamaları olanaklı değil.
MECLİS, HALKIN TEŞKİLATI OLMAKTAN ÇOKTAN ÇIKTI
Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Atatürk’ün “Halkın Teşkilatı” olarak tanımladığı TBMM hakkındaki sözlerini unutanlara hatırlatayım.
“Millet ve memleket adına ve hesabına tek başvurulacak yer burasıdır; yani Yüksek Meclis’inizdir. Bu yasal hakkı, bu milli hakkı, bu doğal hakkı hiçbir sebep ve bahane ile ve hiçbir düşünce ile, hiçbir kimseye ve hiçbir kurula terk edemeyiz.”
Türkiye’de yasaları yapmakla görevli yasama organı TBMM’dir. Fakat ülkemizin tarihinde ilk kez bir yasanın Meclis’e gelmeden önce yalnızca üç kişinin bilgisi dahilinde yazıldığı açıkça ifade edildi: Erdoğan, MİT Başkanı İbrahim Kalın ve PKK terör örgütünün elebaşı Öcalan!
Sonra da yasa önerisi apar topar Meclis’e getirildi, sözde “muhalefet” vekilleri ezici çoğunlukla iktidarın kurduğu oyuna katıldı. Oysa yurtsever seçmenler bekledi ki, “Kuva-yi Milliye ruhunun temsilcisiyiz” iddiasında bulunanlar, Öcalan’la hazırlanarak önlerine getirilen bir metni baskıyla onaylamasın, “Yasa yapmak bizim görevimiz!” diyerek bu hakareti reddetsin, kendilerini temsil etmesi için yetki verdikleri milletvekilleri iktidarın tezgâhladığı oyunu bozsun!
Lafı hiç eveleyip gevelemeye gerek yok; hukukçuların açıkladığı gibi anayasaya açıkça aykırı olan bir yasayı onayladılar. TBMM, çoktan halkın teşkilatı olmaktan çıkmıştı, yasa süreci de bu vahim durumu pekiştirdi.
Evet diyenler, bundan sonra hangi yüzle iktidarı anayasayı ya da yasaları çiğnemekle suçlayacaklar? Takiye yapıp suçlasalar da inandırıcı olmayacak, zaten süreç ilerleyecek.
Pazarlık da apaçık ortada. Çerçeve yasanın geçmesiyle, anayasa değişikliklerinde ve cumhurbaşkanlığı meselesinde DEM Parti’nin AKP’ye destek olması gerektiği açıkça dile getiriliyor.
TBB SUSARKEN, HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜNÜ HATIRLATAN BAROLAR
Bunlar olurken, hukukun üstünlüğünü sağlamak için kurulan kamu kurumu niteliğindeki Türkiye Barolar Birliği sessiz kaldı. Doğu illerimizdeki 16 baro “tarihi fırsat” diyerek yasaya destek verirken; Samsun, Trabzon, Edirne, Çanakkale ve Sakarya baroları, çerçeve yasanın örtülü af niteliğinde olduğunu, bunun anayasanın üstünlüğü, kanun önünde eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine aykırı olduğunu vurguladı.
Sakarya Barosu’nun açıklamasından bir alıntı ile bitirelim yazıyı:
“Kuva-yi Milliye ruhuyla kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nde egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. Millet iradesi; kapalı kapılar ardındaki görüşmelere, siyasi inisiyatiflere ve şeffaflıktan uzak pazarlıklara terk edilemez.”

Öcalan'ın PKK'ya çağrısı ve çerçeve yasasının Meclis'te kabul edilmesiyle başlayan yeni sürece yazar kuşkuyla yaklaşıyor; ülkedeki ekonomik kriz, kayyumlar, adalet sorunları ve geçmişteki çatışmaları hatırlatıyor.

Ayasofya'nın ibadete açılışının 6. yıldönümünde Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın takdim yazısını yazdığı "Fethin Mührü" adlı eser tanıtılıyor. Köşe yazarı ayrıca, depremde AHBAP'a bağış çağrısı yapan ünlülerin Haluk Levent hakkındaki uyarılarını sadece yakın çevreleriyle sınırlı tutmasını eleştiriyor.

Makale, Homeros'un Odysseia'sından korkusuzluk, şimdiki anı yaşama ve kendi hayatına sahip çıkma üzerine üç hayat dersi çıkarıyor. Zenginliğin mutluluk getirmediğini Easterlin Paradoksu ile açıklarken, Derin Mermerci'nin yalı hayatı eleştirisini örnek gösteriyor. Son olarak, Javier Bardem'in Filistin hakkındaki cesur duruşunu vurguluyor.

Son Dünya Kupası'nın futbolun önüne geçen olumsuz faktörler, tartışmalı hakem kararları, Arjantin'e ayrıcalık tanınması ve siyasetin etkisiyle gölgelendiği, ayrıca kulüplerin transfer ve maç programlarının olumsuz etkilendiği eleştiriliyor.

Makale, "Kral Çıplak" meseliyle günümüzdeki reklam, teknoloji tutkunluğu ve büyük çaplı dolandırıcılıkları eleştiriyor. Çevre yıkımı, mutlak yoksulluk ve sanal servetlerin artışına dikkat çekerek, sürdürülebilir reel gelirin azaldığını ve finansal aldatmacalara karşı uyarılarda bulunuyor.

Yazar, siyasi sloganları, NATO Zirvesi'nin etkilerini, Lindsey Graham'ın Türkiye'ye bakışını, Haluk Levent'in gözaltına alınmasını, Ahmet Kaya'nın Türkiye'deki anlamını, Dünya Kupası izleme deneyimini ve "Sütlü Nuriye" tatlısı hakkındaki yanlış anlaşılmayı köşesine taşıyor.