
Kadın cinayetlerinin artışında İstanbul Sözleşmesi'nden çekilmenin etkisi ve toplumsal şiddet algısı üzerine bir değerlendirme.
AI-generated summary
Türkiye, Mayıs 2011'de İstanbul Sözleşmesi'ni imzalamış, Mart 2021'de ise tek taraflı olarak çekilmiştir.
Kadın haklarını da savunan İstanbul Sözleşmesi ile telgraf telleri arasında görünürde bir ilişki yoktur. Ancak kısa bir süre önce aralarında bir ilişki bulunduğunu düşünmeye başladım.
Bir dostuma, medyadan öğrendiğimiz kadarıyla İstanbul Sözleşmesi’nden çıktığımızdan bu yana ülkemizde kadın cinayetlerinin arttığını söyledim. O da “Yani kadın katilleri sözleşmeden çıkmamızı mı bekliyorlardı?” dedi. Hafif itiraz taşıyan bu cümle tamamen haksız sayılmazdı ancak olayı tam olarak açıklamıyordu. Kadın katilleri elbette ki “Şu sözleşmeden çıkalım” diye beklemiyorlardı fakat söz konusu sözleşme kadın cinayetlerini, bir ölçüde de olsa baskılıyordu, potansiyel kadın katillerini ürkütüyordu. Sözleşmeden çıkılması toplumda, mağdur kadınların korunmasının çok da şart olmadığı duygusunu uyandırdı. Bu duygu kadına şiddeti üstü kapalı bir şekilde meşrulaştırmıştır, en azından kadınları korunmasız bırakmıştır.
İSTANBUL SÖZLEŞMESİ
İstanbul Sözleşmesi aile içinde veya dışında kadına yönelik şiddeti bir insan hakkı ihlali şeklinde tanımlayan ve devletlerden bu şiddetin önlenmesini, mağdurların korunmasını ve faillerin caydırıcı şekilde cezalandırılmasını isteyen ilk uluslararası düzenlemeydi. Niteliği açısından tarihte bir ilkti. Türkiye Cumhuriyeti Mayıs 2011’de bu sözleşmeyi koşulsuz olarak imzalamış, Mart 2021’de ise tek taraflı olarak sözleşmeden çekilmiştir. Bu tarihlerde Türkiye kadın cinayetleri konusunda dünya ikincisiydi.
Kadının erkek karşısında ikinci sınıf insan sayıldığı toplumlarda, kadına yönelik fiziksel, sözel ve ekonomik şiddet artar. Bu tür toplumlarda erkeklerin şakaları bile münasebetsizdir. Bazı babalar küçük yaştaki oğullarına, “Git annene vur, saçını çek, tükür de gel” der. Burada baba, aklı sıra şaka etmektedir ama aslında hem çocuğuna hem karısına hem de topluma kötülük etmektedir. Kadınların aşağılanabilir varlıklar olduğunu şaka yollu ortaya koymaktadır. Hiçbir kadın oğluna, “Git babana vur, saçını çek, tükür” demez.
Kadına şiddet birkaç erkeğe mahsus münferit bir davranış değildir. Kadın toplumun, en azından bir kesiminin dilinde ve zihninde aşağılanır. Kadına “eksik etek”, “saçı uzun aklı kısa”, “kadın erkeğin elinin kiridir” veya “kaşık düşmanıdır” demek söz konusu aşağılamanın dile yerleşivermiş bir şeklidir. Fiziksel saldırı kadar kötü olan bu tür söylemler de sürekli bir taciz niteliği taşır.
Sonuçta İstanbul Sözleşmesi kadını, kocası dahil tüm erkeklerden koruyan, gerektiğinde erkekleri kadından uzaklaştıran bir sözleşmeydi. Kısacası kadına saldırı konusunda caydırıcı bir özelliğe sahipti.
TELGRAF TELLERİ
Toplumda bazı suçlara daha ağır cezalar verilmesi gerektiği kanısı vardır. Örneğin kadına şiddetin, çocuğa tecavüzün, doktora, öğretmene şiddetin mevcuttan daha ağır bir şekilde cezalandırılması gerektiği kanısı mevcuttur. Toplum kadın katilinin mahkemede kravat takıp uslu vatandaşı oynayarak ceza indirimi almasını istemiyor. Askere veya polise el kaldıran nasıl ki sade vatandaşa el kaldırana oranla daha fazla ceza alıyor, benzer şekilde kadına, doktora, öğretmene saldıran, çocuğa tecavüz eden kişi de daha ağır, indirimi olmayan ceza almalıdır.
Eğer bir miktar bakır kabı çalarsanız ceza alırsınız, eğer telgraf tellerini kesip hurda niyetine satarsanız daha büyük bir ceza alırsınız. Çünkü telgraf tellerini çalmak toplumun haberleşmesini engellemek anlamı taşır. Telgraf teli hırsızlığını devletin kendine yönelik ağır bir suç sayması doğaldır. Adi hırsız farklı yargılanır, telgraf telini çalan ağır cezada yargılanır. Bu gerçeğin bilinmesi telgraf teli hırsızlığı üzerinde caydırıcı olmuştur. Dağlarda, ovalarda geceler boyu açıkta duran telgraf tellerini korumanın başka yolu yoktur. Kadın katillerinin, çocuklarının yanında eşlerini bıçaklayanların, başka tür katillerden daha ağır ceza alması gereklidir. Kadınlarımızın telgraf telleri kadar kıymetleri yok mudur?
Bu noktada şunu vurgulamak isterim: Kadın cinayetleri elbette ki medyada yayımlanmalıdır. Ancak bu konudaki haberlerde cinayetin nasıl işlendiği belirtilmemelidir. Çünkü kadın katilleri başka katilleri örnek almaktadırlar. Bir zamanlar katiller eşlerini tabanca ile öldürüyorlardı, sonra birisi sokakta karısını bıçakladı. Bunun üzerine sokakta bıçaklama olayları arttı. Birisi de samuray kılıcıyla öldürdü eşini. Bu örnek üzerine samuray kılıçlı saldırganlar arttı.
TÜRK KADINI
Kadınlarımızı koruyamadık, koruyamıyoruz. Oysa onlar Atatürk’ün dediği gibi yerde sürünmeye değil, omuzlar üzerinde göklere yükselmeye layıktırlar. Yakın geçmişte bir sokakta bir erkekle karşılaşan ninelerimiz, duvara dönerek yere çömelirlerdi. Onlar buna layık mıydı?

Öcalan'ın PKK'ya çağrısı ve çerçeve yasasının Meclis'te kabul edilmesiyle başlayan yeni sürece yazar kuşkuyla yaklaşıyor; ülkedeki ekonomik kriz, kayyumlar, adalet sorunları ve geçmişteki çatışmaları hatırlatıyor.

YENİ Parti'nin çerçeve yasaya verdiği 'evet' oyu ve parti kurmaylarının açıklamaları eleştirilirken, yasanın hazırlanma süreci, anayasaya aykırılık iddiaları ve baroların tutumu değerlendiriliyor.

Ayasofya'nın ibadete açılışının 6. yıldönümünde Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın takdim yazısını yazdığı "Fethin Mührü" adlı eser tanıtılıyor. Köşe yazarı ayrıca, depremde AHBAP'a bağış çağrısı yapan ünlülerin Haluk Levent hakkındaki uyarılarını sadece yakın çevreleriyle sınırlı tutmasını eleştiriyor.

Makale, Homeros'un Odysseia'sından korkusuzluk, şimdiki anı yaşama ve kendi hayatına sahip çıkma üzerine üç hayat dersi çıkarıyor. Zenginliğin mutluluk getirmediğini Easterlin Paradoksu ile açıklarken, Derin Mermerci'nin yalı hayatı eleştirisini örnek gösteriyor. Son olarak, Javier Bardem'in Filistin hakkındaki cesur duruşunu vurguluyor.

Son Dünya Kupası'nın futbolun önüne geçen olumsuz faktörler, tartışmalı hakem kararları, Arjantin'e ayrıcalık tanınması ve siyasetin etkisiyle gölgelendiği, ayrıca kulüplerin transfer ve maç programlarının olumsuz etkilendiği eleştiriliyor.

Makale, "Kral Çıplak" meseliyle günümüzdeki reklam, teknoloji tutkunluğu ve büyük çaplı dolandırıcılıkları eleştiriyor. Çevre yıkımı, mutlak yoksulluk ve sanal servetlerin artışına dikkat çekerek, sürdürülebilir reel gelirin azaldığını ve finansal aldatmacalara karşı uyarılarda bulunuyor.