
Diplomatik dilin soyutluğunu vurgulayan metin, Azerbaycan Cumhurbaşkanı Aliyev'in Türkiye'ye yönelik mesajları, ABD Başkanı Trump'un Erdoğan'a yönelik değişen tavrı ve Kıbrıs'ta gerçekleşen bağımsızlık günü töreni üzerinden Türkiye'nin uluslararası ilişkilerindeki sessizliği eleştiriyor.
AI-generated summary
Metin, diplomatik iletişimin doğrudan değil söylenenlerin ve yazılanların aralarındaki anlamları yorumlamaya dayandığını vurguluyor. Bu çerçevede Azerbaycan Cumhurbaşkanı Aliyev'in Türkiye'ye yönelik mesajları, ABD Başkanı Trump'un Erdoğan'a yönelik değişen tavrı ve Kıbrıs'ta gerçekleşen bağımsızlık günü töreni üzerinden Türkiye'nin uluslararası ilişkilerindeki durumu analiz ediyor.
Diplomat, satır aralarını okuyabilen, bakan değil gördüklerinin ne anlama geldiğini anlayabilen kişidir.
SATIR ARALARINI OKUMAK
Diplomasi dili, en hafif tanımıyla, tuhaftır. Neredeyse hiçbir zaman hiçbir şey açıkça söylenmez, yazılmaz. Diplomaside, yazılı olmasına rağmen, “Sözlü Nota-Note verbal” olarak geçen, en yaygın yazılı iletişim metinleri öyle bir üslupla yazılır ki savaş ilanı notası bile nezaketten kırılır. Japonya’ya savaş ilan eden İngiltere notasının nazik üslubu sorulduğunda Churchill’in, “Birini öldürmek zorunda iseniz, nazik olmak size bir şey kaybettirmez” yanıtı bunun en güzel açıklamasıdır. Diplomatik iletişimde önemli olan yazılanların, söylenenlerin satır aralarını okuyabilmektir çünkü amaç orada gizlidir.
İLHAM ALİYEV’İN AÇIKLAMALARI
Azerbaycan Cumhurbaşkanı Aliyev’in birkaç gün önce yaptığı konuşma, Türkiye’ye mesajlarla doludur ama hiçbir yerde Türkiye’nin adı geçmez. Aliyev kısaca, “Türkiye Azerbaycan’ın Karabağ başarısını fazla sahiplenmeye kalkışmasın” anlamının taşıyan, “Karabağ başarısı bizimdir. Kullandığımız silahları kendi paramızla aldık. Hatta bize bu silahları, başkalarına sattıklarından daha pahalıya sattılar” sözlerinin muhatabı, İsrail’e gözdağı vermeye çalışırken “Karabağ’a nasıl girdiysek!” diyen Erdoğan’dır. “Azerbaycan’ın dış politikasını kimsenin karışamayacağı biçimde oluşturacağı” ve “Kimse yaşam tarzımıza burnunu sokmasın... İdeolojik risklere karşı ciddi tedbirler alınmaktadır ve alınmaya devam edilecektir” sözlerinin, Azerbaycan’ın İsrail ile ilişkileri ve okullarda laiklik ilkesine uygun olmayan kıyafetlerin yasaklanmasına karşı Türkiye’de dile getirilen eleştirilere tepki olduğu görülmektedir.
TRUMP’IN SÖZLERİ
Acemilik (!) döneminde, külhanbeyi tavrıyla, Türkiye’nin Barış Pınarı Harekâtı’nın başladığı gün Erdoğan’a, “Papazı unutma. Ekonomini mahvederim. Akılsız olma!” diye mektup yazan Trump bile diplomasi diline alışmaya başladı. Her ne kadar zaman zaman hâlâ densizlik, patavatsızlık edip içinden geleni söylüyor örneğin, “Seçimde hile yapmayı en iyi o bilir!” diyorsa da son zamanlarda Erdoğan’ı yere göğe koyamıyor. “Çok iyi dostumdur. Ben ne dersem yapar!” diyor. Diplomasi dilinde bu ifade, “Ne yapacağını ona ben söylerim. O da yapar” demektir ki çıkarları çoğu kez Türkiye Cumhuriyeti’nin çıkarları ile bağdaşmayan ABD’nin başkanı Trump’ın Erdoğan hakkındaki bu sözleri hoş da hayra alamet de değildir. Türkiye Cumhuriyeti ile kıyaslanamayacak kadar küçük bir ülke olan Azerbaycan’ın Cumhurbaşkanı Aliyev’in, ülkesinin dış ve iç politikasına ancak Azerbaycan’ın karar vereceğine ilişkin sözleri karşısında Erdoğan’ın Trump’a tepkisizliği daha da dikkat çekmektedir.
BAKMAK DEĞİL, GÖRMEK
Trump’tan söz açılmışken ABD’nin de bulunduğu bir fotoğrafa bakmakta yarar olabilir.
Birkaç gün önce GKRY, Lefkoşa’da, “Kıbrıs Cumhuriyeti’nin 66. Bağımsızlık Günü” törenleri düzenledi. 1960 yılında İngiliz sömürge yönetiminden kurtularak Türkiye’nin taraf ve garantör olduğu, Londra ve Zürih Anlaşmaları ile bağımsız bir devlet olarak kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti, diğer iki garantör devletten biri olan Yunanistan’ın Kıbrıs’ı ilhak girişimi nedeniyle, 1974 yılında çökmüştür ve şu anda adada iki ayrı devlet vardır. Yine de bir devletin, bağımsızlığını kazandığı günü kutlaması ve askeri tören yapması, garipsenecek bir görüntü değildir. Ancak fotoğrafın amacını görebilenler için durum farklıdır.
İngiltere ve Yunanistan Genelkurmay başkanlarının izlediği törende, Yunanistan Savunma Bakanı Dendias’ın, Kıbrıs’ı, “Helenizmin kazanımı” olarak nitelediği; Kıbrıs’ta 1974’ten bu yana barışı ve istikrarı sağlayan, Kıbrıs Türklerinin Rumlar tarafından katledilmesini önleyen Türk Silahlı Kuvvetleri’ni, “işgalci” olmakla suçladığı bu törene, Türkiye’nin müttefiki (!) ABD, İngiltere ve Fransa’nın hatta Mısır’ın askeri birliklerinin katılması; ABD’den alınan ağır silahların, F-16 savaş uçaklarının ve İsrail’in, menzili Türkiye’nin güney kıyılarını içine alan hava savunma silahlarının geçit yapması; hepsinden önemlisi Türkiye’nin bu gelişmeye karşı sessiz ve tepkisiz kalması, bu olayı müttefikleri nezdinde gündeme getirmemesi, fotoğrafın ne anlattığını göstermektedir. Bu tören, her yönüyle Türkiye’ye açık bir meydan okuma mesajıdır.
Türkiye Cumhuriyeti, tarihinin hiçbir döneminde böyle küçümsenmemiş, yok sayılmamıştır. Türkiye’yi, Azerbaycan karşısında bile bu duruma düşürenler utanmalıdır.
AI outlook — possibilities, not facts
Türkiye'nin Kıbrıs konusunda müttefikleriyle olan görüş farklılıkları önümüzdeki haftalar içinde gündeme gelecek.
Likely · Within weeks
Aliyev'in dış politikası açıklamaları Azerbaycan-İsrail ilişkilerini daha da pekiştirecek.
Possible · Within months
British Prime Minister Andy Burnham's message of rapprochement with the EU and his statements about the harms of Brexit started a new political debate in the country and had a wide public response.

More than 200 people were prosecuted in three weeks after the fund explosion on September 16, but no political or public official is still the subject of investigation. It has been announced that those who have gained ill-gotten gains can deposit money into SDIF accounts, but the legal basis is unclear. Experts compared the change in CMB's Investor Compensation Center regulation to a meteor impact and stated that precautions were not taken. Official statements mentioned negligence, intent, fault and bad faith, but there was no organized crime or major fraud.

Through Knut Hamsun's novel 'Hunger', published in 1890, it is told that the author's young writer hero in Kristiania struggles with hunger; It is emphasized that the novel examines not only physical hunger but also hunger as an idea that disrupts the mind and social relations. Hamsun's inconsistencies, such as his support for Nazi Germany and his admiration for Hitler, are mentioned. It is then shown that the distribution of wealth in Türkiye is highly unbalanced: the richest 10% holds 68.4% of the total wealth, the richest 1% holds 35.1%, and the poorest 50% holds only 2.7%. According to Forbes data, the wealth of only 42 individuals and families reaches 105.3 billion dollars. Wealth is not just cash, but companies, shares, real estate, and means of production, as well as ownership of future income. Class differences are evident in daily life: one takes private lessons, the other works to contribute to the family, one chooses a university and the other pays the rent. In Türkiye, a new capital culture was formed in the conservative environment, which had been against luxury in the past, and wealth turned into ostentation. Poverty is not just limited to food, it affects all areas of life such as housing, heating, health, education, culture and holidays; Without money, a person pays by spending his time, and life is reduced to survival. It is dangerous to see inequality as the natural state; Policies such as taxes, wages, working conditions, social security, education and health determine the distribution of income and wealth. Türkiye has become a testing ground in terms of hunger and class inequality; While ancient writers wrote about hunger, now this subject is considered 'shameful'. Works such as Erol Toy's 'Eyeblind' and Orhan Kemal's 'Drunks' tell about workers' life and class struggle. While the data clearly shows, some politicians say 'Poverty has been eliminated!' and this situation is criticized. In the end, it is not the wealth of a country that matters, but in whose hands this wealth is concentrated, and images such as a child in a worker's home pulling on his cardigan and running in the cold remind us of this reality.

As the trial of comedian Deniz Göktaş begins on charges of 'insulting the President' and similar charges, the role of humor and satire as a tool of social criticism is being examined through classical literature.

The concept of banalization is associated with the loss of individual freedom and originality; It is analyzed through authoritarian regimes, fascist tendencies, economic domination and cultural uniformity; The author emphasizes the effects of the lack of resource wealth and the decrease in intellectual vitality on social and individual development.

Anthony Bourdain redefined gastronomy and travel by focusing on people and cultural contexts rather than food. By bringing up the culinary hierarchy, immigrant labor and social classes, he adopted the idea of presenting food as a story and context, not just a taste. His legacy is that he made gastronomy a means of uniting people rather than a means of consumption.