
Soma'dan Girne'ye uzanan facialar zinciri, Türkiye'deki denetim mekanizmalarının kağıt üzerindeki uygunluktan öteye geçemediğini sorgulatıyor.
Türkiye'deki büyük faciaların ardından 'kader' söyleminin denetim eksikliklerini örtmek için kullanıldığını savunan bu analiz, Soma, Çorlu, İliç, Kartalkaya ve son olarak Girne açıklarındaki Filo Jet gemisi kazası üzerinden denetim sistemini sorguluyor.
AI-generated summary
Türkiye'de geçmişten günümüze Soma, Çorlu, İliç ve Kartalkaya gibi birçok büyük facia yaşanmış, her olay sonrası denetim süreçleri tartışmaya açılmıştır.
Kader…
Ne kadar kullanışlı bir kelime !
Bu kelimeyi söylediğiniz anda artık kimseye “Neden?” diye sormanız gerekmez.
Neden o tedbir alınmadı?
Neden denetlenmesi gereken yer yeterince denetlenmedi?
Neden gereken eksiklik görülmedi?
Ya da neden görüldüğü hâlde giderilmedi?
Bir imzanın arkasındaki gerçeklikle kâğıdın üzerinde yazanlar birbirini neden tutmuyor?
Bunları sormak, sorgulamak yerine;
Siz bir “Kader” deyiverirsiniz…
Tüm bu sorular tek kelimenin içinde kaybolup gider.
13 Mayıs 2014, Soma Faciası. Kader miydi ?
301 madenci yerin altında yaşamını yitirdi.
Facianın ardından hazırlanan teknik raporlarda yalnızca kazanın nasıl meydana geldiği değil; işçi sağlığı ve güvenliği, çalışma koşulları ve kamusal denetimin etkinliği de tartışıldı. Hazırlanan resmi bir rapor, kamusal denetimin yeterli ve etkin biçimde yapılamamasını, facianın büyümesine yol açan sorunlardan biri olarak değerlendirdi.
301 insan öldükten sonra konuşulanların önemli bir bölümü, aslında onlar ölmeden önce sorulması gereken sorulardı.
İşte denetim tam da bunun için vardır.
Ölümden sonra dosya açmak için değil, ölümden önce kapıyı çalmak için.
Çorlu Tren Kazası…8 Temmuz 2018.
Bir yolcu treni raydan çıktı.
25 insan hayatını kaybetti.
Yıllarca süren yargılama, bilirkişi raporları, teknik tartışmalar, altyapı ve bakım süreçlerine ilişkin sorular…
Yine dönüp aynı yere geldik.
Bir kamu hizmetinin güvenli biçimde sürdürülebilmesi için yalnızca sistemin kurulmuş olması yetmez. O sistemin sürekli kontrol edilmesi, risklerin önceden görülmesi ve gerekli müdahalelerin zamanında yapılması gerekir.
Çünkü tren raydan çıktıktan sonra yapılan denetim, artık “önleyici denetim” değildir.
Hasar tespitidir.
İliç…13 Şubat 2024.
Erzincan’ın İliç ilçesindeki altın madeninde milyonlarca metreküplük yığın kaydı.
Dokuz işçi toprağın altında kaldı.
Yine izinler, raporlar, kapasite artışları, çevresel riskler, denetimler ve daha önce yapılan uyarılar tartışılmaya başlandı.
Ve insan ister istemez şu soruyu soruyor:
Bir işletmenin faaliyetine devam edebilmesi için gerekli belgelerin bulunması, gerçekten güvenli olduğu anlamına gelir mi?
Yoksa asıl mesele, o belgelerin hangi koşullarda verildiği ve sonrasında sahadaki gerçekliğin ne kadar sıkı denetlendiği midir?
Sonra Kartalkaya…21 Ocak 2025.
Türkiye, bir otelde çıkan yangında 78 insanını kaybetti.
Üstelik 36’sı çocuktu.
Faciadan sonra ortaya çıkan tablo, “denetim” sözcüğünün neden yalnızca bir bürokratik işlem olarak görülemeyeceğini bir kez daha gösterdi.
İnşaat Mühendisleri Odası Ankara Şubesi’nin değerlendirme raporunda, otelin yangından yalnızca haftalar önce, 15 Aralık 2024’te Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından denetlendiği ve bu denetimde yangına ilişkin bir eksiklik tespit edilmediği belirtildi.
Ama yangından sonra hazırlanan teknik bilirkişi raporunda; yangın uyarı sistemlerinin çalışmaması veya yetersiz olması, personelin yangına müdahale konusundaki yetersizliği ve binanın yangının hızla yayılmasına neden olan özellikleri gibi çok sayıda sorun sıralandı.
Daha da önemlisi, bilirkişi değerlendirmelerinde denetim süreçlerinin yetersizliğine ilişkin tespitler de yer aldı.
İşte insanın zihnine takılan soru tam burada başlıyor:
Bir yer denetlenmişse ama tehlike hâlâ oradaysa, ne denetlenmiştir?
Bina mı?
Evrak mı?
Yoksa yalnızca dosyanın üzerindeki eksik imza mı tamamlanmıştır?
Ve şimdi Girne…
Takvimler 30 Ağustos 2026’yı gösterirken bu kez haber denizden geldi.
Girne’den Taşucu’na gitmek üzere 259 yolcu ve sekiz mürettebatla yola çıkan FİLOJET adlı yolcu gemisi, Girne açıklarında su almaya başladı ve alabora oldu.
Sekiz insan yaşamını yitirdi.
Bu satırların yazıldığı saatlerde birçok insana hâlâ ulaşılmaya çalışılıyor; batık yaklaşık 550 metre derinlikte görüntüleniyor.
Facianın nedeni henüz kesinleşmiş değil.
Dolayısıyla bugün hiç kimse soruşturmanın sonucunu beklemeden hüküm vermemeli.
Ancak kamuoyuna yansıyan bilgiler ve soruşturma kapsamında dile getirilen iddialar, sorulması gereken çok ciddi sorular bulunduğunu gösteriyor.
Girne Kaza Mahkemesi’ndeki duruşmada verilen bilgilere göre, geminin Türkiye’de daha önce bir kazada hasar gördüğü, ardından onarıldığı ve 2024 yılında mevcut şirket tarafından satın alınarak sefer izni aldığı belirtildi. Ancak sonraki mahkeme kayıtlarına yansıyan bilgiler, geminin geçmişinin yalnızca bu kazayla sınırlı olmadığını ortaya koydu.Eski adı Iris Jet olan geminin daha önceki yıllara uzanan kaza ve teknik inceleme kayıtlarının bulunduğu, geçmişte farklı tarihlerde çeşitli teknik kusur ve eksikliklerin de tespit edildiğine ilişkin bilgiler kamuoyuna yansıdı.
Aynı duruşmada geminin Haziran 2026’da Türk Loydu tarafından onaylandığı ve gerekli izinlerinin bulunduğu da ifade edildi.
Yani yine karşımızda belgeler var.
İzinler var.
Onaylar var.
Ama aynı soru da var:
Denetim gerçekten neyi denetledi?
Bir geminin geçmişinde kaza ve teknik sorun kayıtlarının bulunması, daha sonra onarılmış ve gerekli belgeleri almış olması, o geminin bugün ve o sefer koşullarında güvenli olduğu anlamına gelir mi?
Asıl mesele belki de tam burada başlıyor.
Çünkü bir belge, bir geminin belirli bir tarihte belirli şartları taşıdığını gösterebilir. Ama denetimin asıl amacı, kâğıt üzerindeki uygunluğu teyit etmekten ibaret değildir. O geminin gerçekten denize çıkmaya elverişli olup olmadığını, mevcut koşullarda güvenli biçimde sefer yapıp yapamayacağını ve geçmişte tespit edilen sorunların gerçekten giderilip giderilmediğini ortaya koyabilmektir.
Bu nedenle Filo Jet’in geçmişine ilişkin her yeni bilgi, aynı soruyu daha da önemli hâle getiriyor:
Bir geminin gerekli belgeleri varsa, gerçekten güvenli midir?
Yoksa asıl bakılması gereken, o belgelerin hangi koşullarda verildiği ve geminin sahadaki gerçek durumunun ne kadar etkin denetlendiği midir?
Bunların her biri bugün için iddiadır.
Doğrusunu soruşturma ve yargı ortaya çıkaracaktır.
Ama tam da bu nedenle sorulması gereken başka bir soru var:
Bir geminin belgesinin olması başka şeydir; o geminin o gün, o saatte, o koşullarda güvenli biçimde sefere çıkabilecek durumda olup olmadığının denetlenmesi başka şey.
Belki Türkiye’nin yıllardır tartışması gereken mesele de budur.
Biz denetimi, bir evrak düzeni olarak mı görüyoruz; yoksa insan hayatını koruyan canlı bir sistem olarak mı?
Çünkü gerçek denetim kâğıda bakmaz yalnızca.
Binaya bakar.
Raylara bakar.
Madene iner.
Yangın merdivenini açar.
Alarmı çalıştırır.
Geminin gövdesini inceler.
Uyarıyı ciddiye alır.
Ve gerektiğinde tek bir cümleyi söyleyebilme cesaretini gösterir:
“Burada insanlar için tehlike var. Faaliyet duracak.”
Belki de asıl mesele budur.
Kader, insanın bütün tedbirleri aldığı hâlde değiştiremediği şeyse; alınabilecek tedbirleri almamak, yapılabilecek denetimi yapmamak, görülebilecek tehlikeyi görmemek kader değildir.
Çünkü kaderin ruhsata ihtiyacı yoktur.
Kaderin uygunluk belgesi yoktur.
Kaderin altına imza atılmaz.
Ama denetimin vardır.
Ve o imzanın altında yalnızca bir isim değil, bazen yüzlerce insanın hayatı vardır.
Bu nedenle her facianın ardından “Kim suçlu?” diye sormadan önce belki daha önemli bir soruyu sormalıyız:
Bu insanlar ölmeden önce kim, neyi denetlemekle yükümlüydü?
Çünkü bir ülkede aynı soruyu her büyük facianın ardından yeniden soruyorsak…
Artık konuşmamız gereken kader değildir.
Denetimin kendisidir.

The article deals with the historical and symbolic transformation of the Second World War, which started on September 1, 1939, into World Peace Day. He emphasizes that wars enrich only a small minority, and the majority are victims. Mustafa Kemal Atatürk's 'War is a murder unless the life of the nation is in danger!' It starts with the words "and explains the damage done to humanity by imperialism, arms trade and dirty politics with historical examples (Iran-Iraq War, Gulf Wars, Syria and Gaza conflicts). In the end, he argues that peace can only be achieved through education, science, technology and economic power and that internal peace is a priority for Türkiye.

A letter about the death of Cumhuriyet newspaper writer Şükran Soner, her life, labor, democratic struggle, women's solidarity and her role in journalism is explained. The common experiences from 1968 to 2001, the journey to Diyarbakır and Batman in response to Pınar Selek's call, and the self-criticism in her writing are emphasized.

The month of August, full of victories in Turkish history, and the stance of the National Liberation War against imperialism are discussed in the context of Maurice Duverger's theory of class and national liberation struggles.

The text deals with the difficulties of daily life, where 45.8% cannot participate in cultural and artistic events due to the cost of living in Istanbul, the judiciary has been turned into a tool of oppression, discourses about ideas and being poor, tensions within the party, artists and comedians face legal problems, and various satirical notes on social sensitivity.

The victory won in Dumlupınar on August 30, 1922 is the historical account of the territorial losses that have continued since Karlowitz and the Turkish nation's struggle for existence.

While the August 30 Victory is remembered as the turning point of the Turkish nation's struggle for independence, some groups do not celebrate this victory. These groups include FETO members, supporters of the Kurdish political movement, anti-military tutelage liberals, politicians without ideology, those who pose as religious abusers and historians and make imperialist propaganda. The article explains the reasons why these groups rejected the victory in a historical and ideological context.