
AI-generated summary
Makale, 1 Eylül 1939'da başlayan İkinci Dünya Savaşı'nın tarihî ve sembolik olarak Dünya Barış Günü'ne dönüştürülmesini hatırlatır. Daha sonra, tarih boyunca savaşların sadece küçük bir azınlığı nasıl zenginleştirdiğini ve büyük kısımların kurban olduğunu eleştirir. Mustafa Kemal Atatürk'ün 'Ulus yaşamı tehlikeye düşmedikçe savaş bir cinayettir!' sözünü örnek gösterir.
Birkaç gün önce, “Dünya Barış Günü”ydü. Alman büyük sermayesinin çıkar hesapları ve Hitler’in ihtirasları birleşince 1 Eylül günü savaş başlamış, daha sonra bu tarih, barışın önemini vurgulamak amacıyla sembolic olarak Dünya Barış Günü olarak kabul edilmişti.
Savaşlar üzerindeki bilimsel araştırmalar gösteriyor ki her savaş küçük bir azınlığı daha da zengin ediyor, bu “kirli düzenin” farkında olamayan insanların kurban olmalarıyla sonuçlanıyor!
Mustafa Kemal Atatürk’ün çok anlamlı bir sözü var; “Ulus yaşamı tehlikeye düşmedikçe savaş bir cinayettir!” Ne var ki insanlık tarihi “kirli savaşların tarihidir”! İnsanlık tarihi aynı zamanda “bilim, teknoloji ve toplumsal kültürler tarihidir. Toplumların onur duyacakları tarih tanımı da bu olmalıdır!
İnsan yaşamı, belirli bir süre ile sınırlıdır. En mükemmel şekilde yaşasak da bir gün bedensel olarak yok olacağız. Önemli olan; ailenize, yakınlarınıza, komşularınıza, ülkenize ve insanlık tarihine neler bıraktığınızdır. İnsan, insanca yaşama olanaklarından yoksun kalırsa, insanlıktan çıkar ve vahşi bir yaratık haline gelir!
Yakın dönemlerde yaşanan savaşları inceleyin; savaşı çıkaran ve ondan beslenen, insan kimliğinden çıkmış ihtiras sahiplerini göreceksiniz! Bunlar; silah ticareti ve üst düzeyde maddi zenginlik içinde olan ama gözü doymayan insanlık düşmanlarıdır.
Bunların kurmay köleleri ise, kirli siyasetçilerdir! En azgın maşaları, “sözde kimi amaçlar” adına ortaya çıkan, tepedeki efendilerin silahlandırdığı, eğitip donattığı, parasal güçle beslediği, yoksul ve cahil insancıkların oluşturduğu örgütlerdir.
Kurbanlar ise, bütün bu kirli oyunların dışında kalan, insanca yaşamaktan başka beklentileri olmayan insanlardır!
TARİHTEN DERS ALMAK
1980-88 arasındaki İranIrak Savaşı, Saddam Hüseyin’in ülkesini iflasa sürüklemesiyle sonlandı. Devletin kasası boşalınca Saddam, Kuveyt’i işgal etti ve ABD ordusunun beklediği oldu! ABD ve müttefikleri, “Kuveyt’i kurtarmak” adına sahneye çıktılar! Körfez Savaşları, Ortadoğu’da Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP) yolunu açtı!
Siyasal ikbalini ABD sadakati ile sağlayan kimi siyasetçiler, Saddam olayından ders almadılar! Sonra yaşanan Suriye’yi çökertmek, ardından Hamas’ın Saddam’dan ders almadan çıkardığı olaylar sonucu İsrail’in Gazze katliamı, BOP’un yol temizliğidir!
Bugüne dek yüzlerce insanı katleden ABD ve “vaat edilmiş topraklar” öyküsüyle gözü dönmüş İsrail siyaseti, günümüzde insanlık adına en büyük tehdittir!
Ülkelerin bu vahşi tehdide karşı tek çıkış yolu vardır; eğitim, bilim, teknoloji ve ekonomik güç olarak caydırıcı bir güç olmak ve bu kirli düzene karşı bilinç birliği içinde olmak.
Türkiye açısından olaya bakarsak; öncelikle iç barış konusunda “insanca ve hakça bir düzen” içinde yaşamayı sağlamaktır.
Vaat edilmiş toprakların ihtirası içindeki İsrail, ne Türklerin ne de Kürtlerin “özgür ve bağımsız” yaşamlarını ister! Kendi içimizde yaşanacak kavga, emperyalizme hizmet eder! Bu Suriye örneğinde kanıtlanıyor!
“Ben, önce insanım” diyebilen her insan için önyargılardan, geçmişten bugüne dillendirilen masallardan arınarak insanca ve barış içinde yaşamaktan başka çaremiz yoktur! Karşımızdaki tek tehlike emperyalizmdir!
MUSTAFA KÜPÇÜ YAZAR
AI outlook — possibilities, not facts
Ortadoğu'daki askeri ve siyasi gerilimler, dış müdahale devam ederse artmaya devam edecek.
Likely · Within months

Arguing that the discourse of 'destiny' is used to cover up control deficiencies after major disasters in Türkiye, this analysis questions the control system through Soma, Çorlu, İliç, Kartalkaya and finally the Fleet Jet ship accident off the coast of Kyrenia.

A letter about the death of Cumhuriyet newspaper writer Şükran Soner, her life, labor, democratic struggle, women's solidarity and her role in journalism is explained. The common experiences from 1968 to 2001, the journey to Diyarbakır and Batman in response to Pınar Selek's call, and the self-criticism in her writing are emphasized.

The month of August, full of victories in Turkish history, and the stance of the National Liberation War against imperialism are discussed in the context of Maurice Duverger's theory of class and national liberation struggles.

The text deals with the difficulties of daily life, where 45.8% cannot participate in cultural and artistic events due to the cost of living in Istanbul, the judiciary has been turned into a tool of oppression, discourses about ideas and being poor, tensions within the party, artists and comedians face legal problems, and various satirical notes on social sensitivity.

The victory won in Dumlupınar on August 30, 1922 is the historical account of the territorial losses that have continued since Karlowitz and the Turkish nation's struggle for existence.

While the August 30 Victory is remembered as the turning point of the Turkish nation's struggle for independence, some groups do not celebrate this victory. These groups include FETO members, supporters of the Kurdish political movement, anti-military tutelage liberals, politicians without ideology, those who pose as religious abusers and historians and make imperialist propaganda. The article explains the reasons why these groups rejected the victory in a historical and ideological context.