
30 Ağustos 1922'de Dumlupınar'da verilen mücadele, Türk milletinin iki asrı aşan toprak kayıpları ve varoluş mücadelesinin dönüm noktasıdır.
30 Ağustos 1922'de Dumlupınar'da kazanılan zafer, Karlofça'dan beri süren toprak kayıplarının ve Türk milletinin varoluş mücadelesinin tarihi hesabıdır.
AI-generated summary
1699 Karlofça Antlaşması'ndan bu yana süregelen toprak kayıpları ve Milli Mücadele dönemi.
“30 Ağustos 1922’de Dumlupınar’da kesilen hükmün ağırlığını kavramak için birkaç günlük bir muharebenin hudutlarından çıkıp Türk milletinin iki asrı aşan mücadele tarihine bakmak gerekir. 1699 Karlofça’yla başlayan toprak kayıpları, 93 Harbi’nin ağır yaralarıyla derinleşmiş; Balkan Harpleri’nde Rumeli’nin bağrından koparılan yüz binlerin acısı, Trablusgarp’tan Kafkasya’ya, Çanakkale’den Filistin’e kadar uzanan cephelerde verilen insan ve vatan kayıplarıyla birleşmiştir. Mondros’la ordusu dağıtılmak, Sevr’le vatanı parçalanmak, İzmir’in işgaliyle Anadolu’nun kalbine kadar sokulmak istenen Türk milleti için mesele artık kaybedilmiş toprakların hesabından çıkmış, elde kalan son vatan üzerinde hür yaşayıp yaşayamayacağımızın davasına dönüşmüştür.
İKİ ASIRLIK HESAP GÖRÜLDÜ

İstanbul'da yaşam maliyeti nedeniyle %45,8'in kültür-sanat etkinliğine katılamadığı, yargının baskı aracına dönüştürüldüğü, fikir ve fakir olmakla ilgili söylemler, parti içi gerilimler, sanatçı ve komiklerin yasal sorunlarla karşılaştığı ve toplumsal duyarlılık üzerine çeşitli satirik notalar yer alan metin, günlük yaşamın zorluklarını ele alıyor.

30 Ağustos Zaferi, Türk ulusunun bağımsızlık mücadelesinin dönüm noktası olarak anılırken, bazı gruplar bu zaferi kutlamıyor. Bu gruplar arasında FETÖcüler, Kürt politik hareketi destekçileri, anti-askeri vesayetçi liberaller, ideolojisiz siyasetçiler, din istismarcı ve tarihçi olarak görünüp emperyalist propagandayı yapanlar sayılıyor. Makale, bu grupların zaferi reddetme nedenlerini tarihî ve ideolojik bağlamda açıklıyor.

11 Eylül saldırılarının 25. yılı, yazarın İtalya’da yaşadığı deneyimler çerçevesinde değerlendirilerek, saldırı sonrası ortaya çıkan kültür ve uygarlık söylemi, Oriana Fallaci’nin İslam’a karşı saldırgan söylemi ve bu söylemin etkisi altında batan liberal tartışma ortamı ele alınmaktadır. Ayrıca, Daron Acemoğlu’nun liberal demokrasi eleştirisiyle Economist dergisinin tepkisi, Big Tech’in etkisi ve günümüzde özgür düşünceye yönelik baskıların artması tartışılmaktadır.

Paulo Coelho'nun "Aldatmak" romanı üzerinden Linda karakterinin duygusal boşluğu ve evlilik dışı ilişkisi incelenerek, maddi güvenliğin duygusal ve toplumsal güveni garantilemediği vurgulanır. Roman, İsviçre gibi güvenli ve düzenli bir ortamda bile bireysel huzursuzluğun ve güvensizliğin varlığını göstererek, güvenin sadece kurumsal değil aynı zamanda insani boyutlu olduğunu savunur. Türkiye bağlamında kurumsal ve insani güvenin çöktüğü, kahraman percepksiyonunun bozulduğu ve güvenin denetlenebilir bilgiye ve işleyen kurallara bağlı olduğu belirtilir. Ipsos araştırması örneğiyle ünlü figürlere güvenin siyasetçilere olan güvenle karşılaştırılması ve toplumsal güvensizliğin çürüme sürecini hızlandırdığına dair analiz yapılır.

Yazar, İstanbul Sözleşmesi'nden çekilmenin kadın cinayetlerini meşrulaştıran bir algı yarattığını savunuyor. Kadına yönelik şiddetin, telgraf teli hırsızlığına uygulanan ağır cezalar gibi caydırıcı yasal düzenlemelerle engellenmesi gerektiğini vurguluyor.

Öcalan'ın PKK'ya çağrısı ve çerçeve yasasının Meclis'te kabul edilmesiyle başlayan yeni sürece yazar kuşkuyla yaklaşıyor; ülkedeki ekonomik kriz, kayyumlar, adalet sorunları ve geçmişteki çatışmaları hatırlatıyor.