
AI-generated summary
Paulo Coelho'nun "Aldatmak" romanı, Linda adlı bir gazetecinin İsviçre'de yaşadığı görünüşte mükemmel yaşamının içindeki duygusal boşluğunu ve evlilik dışı ilişkisini işler. Roman, maddi güvenliğin ve toplumsal düzenin duygusal güveni garantilemediğini vurgularken, güvenin kurumsal ve insani iki boyuttan oluştuğunu savunur.
Paulo Coelho’nun “Aldatmak” romanı, ilk bakışta bir kadının yaşadığı duygusal boşluğu ve evlilik dışı ilişkiyi anlatır. Kitap; yalnızca sadakat, arzu ve evlilik sorunlarını anlatmaz bize. Romanın merkezinde Linda’nın yaşadığı huzursuzluk, bireysel bir bunalım olduğu kadar güven duygusunun aşınmasına da neden olur. Linda’nın kendisine, eşine, evliliğine ve içinde yaşadığı topluma karşı hissettiği yabancılaşma, toplumsal güvenin hangi koşullarda zayıfladığını anlamak için önemli bir imkân sunar okura. Linda, dışarıdan bakıldığında eksiksiz sayılabilecek bir hayata sahiptir. Başarılı bir gazetecidir; varlıklı, anlayışlı ve güvenilir bir adamla evlidir; üstelik dünyanın en güvenli ve müreffeh ülkelerinden birinde, İsviçre’de yaşamaktadır. Buna rağmen kendisini mutsuz, sıkışmış ve hayattan kopmuş hisseder. Coelho’nun kurduğu temel çelişki açıktır: Maddi güvence ve toplumsal düzen, insana her zaman güven sağlamaz. Toplumsal güven, insanların yalnızca birbirlerinin dürüstlüğüne inanması değildir. Bireyin yaşadığı toplumun kurallarının adil olduğuna, adaletin sağlam temelde oturduğuna, en önemlisi de geleceğin bütünüyle belirsiz olmadığına işaret eder.
Bu noktada Linda’nın yaşadığı bunalım yalnızca kişisel bir mutsuzluk değildir. Onun durumunda, modern toplumun başarı ve mutluluk tanımlarına karşı gelişen bir güvensizlik de vardır. İnsan, toplumun kendisine önerdiği bütün hedeflere ulaştığı halde mutsuzsa sorunun kendisinde olduğunu düşünmeye başlar. Linda da önce kendi duygularından kuşkulanır. Sahip olduğu hayattan memnun olması gerektiğini düşündüğü için mutsuzluğunu açıklamakta zorlanır. Böylece toplumsal beklentiler, bireyin kendi gerçeğini tanımasını engelleyen bir baskıya dönüşür. Aldatma burada toplumsal güven krizinin bireysel düzeydeki görünüşlerinden biri haline gelir.
Güven yalnızca başkalarının bize ihanet etmeyeceğine inanmakla kurulmaz; kişinin kendi davranışlarının sorumluluğunu taşıyabileceğine inanması da gerekir. Romanın geçtiği Cenevre’nin siyasal ve ekonomik bakımdan düzenli yapısı da anlamlıdır. Güvenli sokaklar, güçlü kurumlar ve yüksek yaşam standardı, toplumun dışarıdan görünen yüzünü oluşturur. Fakat bu düzenin içinde insanlar birbirlerine karşı mesafeli, kontrollü ve kimi zaman yalnızdır. Coelho böylece güven kavramının iki farklı boyutunu karşı karşıya getirir: Kurumsal güven ve insani güven.
Ülkemizde ise çok uzun zamandır kurumsal ve insani güven çökmüş vaziyette. Cenevre’deki düzenin yerinde yeller esiyor! Üstüne bir de güven duyulan “kahramanlar”ın boşa çıkması nedeniyle tam bir boşluk yaşanıyor. Zaten Brecht’in dediği gibi “Ne yazık kahramanlar yetiştiren toplumlara”. Devletin kahraman olması gereken durumlarda adeta mafya babalarının kendini sorumluluk sahibi olarak pazarlamasının önünü açıyor.
Hatta 2023’te açıklanan Ipsos araştırmasında geçtiğimiz günlerde cezaevine giren bir şarkıcı ve yardım derneği başkanı, yüzde 68 ile Türkiye’nin en çok güvenilen ünlüsü gösterilmişti. Aynı şekilde siyasetçilere olan güvenin azalması gelecek kaygısını iki misline çıkardı. Şu bir gerçek ki toplumsal güven, yalnızca iyi bir imaja değil, denetlenebilir bilgiye ve işleyen kurallara bağlıdır.
Nasıl Coelho’nun romanında Linda’nın yaşamındaki düzen onun iç dünyasının bütün gerçeğini göstermiyorsa toplumsal bir figürün kamusal görüntüsü de o kişinin veya çevresindeki kurumun bütün işleyişini tek başına kanıtlamaz. Buradaki ortak nokta “aldatma” suçlaması değil; toplumun çoğu zaman görünür olanı hakikatin tamamı kabul etmesidir. Bu yanılsama ise toplumun çürümesini kolaylaştırır.
Biz ise bu çürümenin tam da kalbine düştük!
AI outlook — possibilities, not facts
Toplumsal güven konularında edebi eserlerin tartışma konusu olarak kullanılması artacak.
Possible · Within months

İstanbul'da yaşam maliyeti nedeniyle %45,8'in kültür-sanat etkinliğine katılamadığı, yargının baskı aracına dönüştürüldüğü, fikir ve fakir olmakla ilgili söylemler, parti içi gerilimler, sanatçı ve komiklerin yasal sorunlarla karşılaştığı ve toplumsal duyarlılık üzerine çeşitli satirik notalar yer alan metin, günlük yaşamın zorluklarını ele alıyor.

30 Ağustos 1922'de Dumlupınar'da kazanılan zafer, Karlofça'dan beri süren toprak kayıplarının ve Türk milletinin varoluş mücadelesinin tarihi hesabıdır.

30 Ağustos Zaferi, Türk ulusunun bağımsızlık mücadelesinin dönüm noktası olarak anılırken, bazı gruplar bu zaferi kutlamıyor. Bu gruplar arasında FETÖcüler, Kürt politik hareketi destekçileri, anti-askeri vesayetçi liberaller, ideolojisiz siyasetçiler, din istismarcı ve tarihçi olarak görünüp emperyalist propagandayı yapanlar sayılıyor. Makale, bu grupların zaferi reddetme nedenlerini tarihî ve ideolojik bağlamda açıklıyor.

11 Eylül saldırılarının 25. yılı, yazarın İtalya’da yaşadığı deneyimler çerçevesinde değerlendirilerek, saldırı sonrası ortaya çıkan kültür ve uygarlık söylemi, Oriana Fallaci’nin İslam’a karşı saldırgan söylemi ve bu söylemin etkisi altında batan liberal tartışma ortamı ele alınmaktadır. Ayrıca, Daron Acemoğlu’nun liberal demokrasi eleştirisiyle Economist dergisinin tepkisi, Big Tech’in etkisi ve günümüzde özgür düşünceye yönelik baskıların artması tartışılmaktadır.

Yazar, İstanbul Sözleşmesi'nden çekilmenin kadın cinayetlerini meşrulaştıran bir algı yarattığını savunuyor. Kadına yönelik şiddetin, telgraf teli hırsızlığına uygulanan ağır cezalar gibi caydırıcı yasal düzenlemelerle engellenmesi gerektiğini vurguluyor.

Öcalan'ın PKK'ya çağrısı ve çerçeve yasasının Meclis'te kabul edilmesiyle başlayan yeni sürece yazar kuşkuyla yaklaşıyor; ülkedeki ekonomik kriz, kayyumlar, adalet sorunları ve geçmişteki çatışmaları hatırlatıyor.