Almanya’nın Saksonya-Anhalt eyaletinde yapılan seçimlerde aşırı sağcı AfD oyların büyük kısmını alarak birinci parti olurken, CDU tarihi bir yenilgi yaşadı.
Saksonya-Anhalt eyalet meclisi seçimlerinde AfD 39 sandalye kazanarak tarihi bir zafer elde ederken, CDU tarihindeki en büyük yıkımlardan birini yaşadı ve seçim çevrelerinin hiçbirinde doğrudan milletvekili çıkaramadı.
AI-generated summary
Saksonya-Anhalt eyalet meclisi seçimlerinde AfD 39 sandalye kazanarak birinci parti oldu.
Kesin olmayan resmi sonuçlara göre 83 sandalyeli eyalet meclisinde AfD 39, CDU 15 sandalye kazandı. SPD yüzde 9,3, Yeşiller yüzde 8,9 ve Sol Parti yüzde 8,6 ile sekizer milletvekili çıkardı. Sahra Wagenknecht İttifakı (BSW) yüzde 5,3 ile beş sandalyeye ulaşırken FDP yüzde 2,6’da kalarak parlamento dışında kaldı. AfD, tek başına iktidar için gerekli 42 sandalyenin yalnızca üç sandalye gerisinde kaldı. Seçime katılım ise 2021’deki yüzde 60,3 seviyesinden yüzde 77,8’e yükseldi. Seçmen evinde kalmadı; aksine sandığa giderek siyasal sistemin kapısını yerinden söktü. ZDF’nin açıkladığı sonuçlar, Almanya’nın savaş sonrası siyasi tarihinde yeni bir döneme işaret ediyor.
Bir salonda bayram, diğerinde siyasi cenaze
Sandıkların pazar günü saat 18.00’de kapanmasının ardından Magdeburg’daki seçim merkezlerinde ortaya çıkan görüntüler, sonuçlardan daha açıklayıcıydı. AfD cephesinde coşku, CDU’nun Maritim Oteli’ndeki merkezinde ise sessizlik ve donup kalmış yüzler vardı.
CDU için kampanya yürüten ünlü oyuncu ve komedyen Dieter Hallervorden, salonun ortasında sonuç ekranlarına bakıyordu. Yüzündeki şaşkınlık, Hristiyan Demokratların yalnızca seçimi değil, Saksonya-Anhalt’ta yirmi yılı aşkın süredir sahip oldukları iktidar kimliğini de kaybettiklerini anlatıyordu.
CDU, eyalette yalnızca oy kaybetmedi. Geçici sonuçlara göre 41 seçim çevresinin hiçbirinde doğrudan milletvekilliği kazanamadı. AfD ise bunların 38’ini aldı. CDU’nun yenilgisi böylece istatistiksel olmaktan çıktı; coğrafi bir silinmeye dönüştü.
AfD’nin başbakan adayı Ulrich Siegmund, sonuçları “tarih yazmak” olarak nitelendirirken seçmenin kendilerine iktidar görevi verdiğini savundu. Ancak azınlık hükümeti veya dışarıdan destek gibi modelleri “oyun” olarak gördüklerini belirterek reddetti. Siegmund’un mesajı açıktı: Ya AfD’nin önünü açın ya da yeniden seçime gidilsin.
Merz AfD’ye karşı kampanya yürüttü, AfD adına oy topladı
Seçim gecesinin en ağır ironisini yine AfD dile getirdi. Siegmund, Friedrich Merz’i AfD’nin “çok iyi bir seçim kampanyacısı” olarak tanımladı. AfD Eş Başkanı Tino Chrupalla ise Merz’in yıllar önceki sözünü hatırlatarak, “CDU’yu yarıya indirdik” dedi.
DIE ZEIT’ın analizine göre, AfD geçmişte “Merkel gitmeli” sloganıyla büyümüş, Merz ise muhafazakâr bir CDU’nun bu yükselişi tersine çevireceğini savunmuştu. Ancak Merz, AfD’yi geriletmek bir yana, sağ popülist hareket açısından Angela Merkel’den daha etkili bir karşıt figüre dönüştü.
CDU’nun Saksonya-Anhalt teşkilatı bunun farkındaydı. Kampanya boyunca seçmenlere sık sık “Burada federal başbakanı seçmiyorsunuz” denildi. Merz’in eyalette katıldığı sınırlı sayıdaki program da halkla doğrudan temasın en aza indirildiği, kontrollü ortamlarda düzenlendi. Başbakanın kendi partisinin kampanyasında seçmenden adeta saklanması, yaklaşan yenilginin önceden görülmüş siyasi fotoğrafıydı.
ZDF Politbarometre verilerine göre seçmenlerin yaklaşık dörtte üçü Merz’in CDU’nun sonucuna zarar verdiğini düşünüyor. CDU seçmenlerinin neredeyse yarısı da aynı görüşte. Kendi parti liderlerinin seçim kampanyasına yarar sağladığını düşünen CDU’luların oranı ise yalnızca yüzde 5. ZDF’nin Merz analizinde görüşüne başvurulan siyaset bilimci Andrea Römmele, Merz’in seçmene kaygılarının ciddiye alındığı duygusunu veremediğini vurguluyor.
Özetle CDU’nun adayı Sven Schulze seçim meydanlarında bisiklete bindi, eller sıktı, halkla konuştu; Merz ise mümkün olduğunca görünmedi. Sonuçta görünmeyen başbakan, görünen adaydan daha belirleyici oldu.
Schulze rakibinden popülerdi, partisi tarafından aşağı çekildi
Seçimden önce yapılan kamuoyu araştırmalarında Sven Schulze’nin kişisel desteği partisinin çok üzerindeydi. ZDF’nin son değerlendirmesinde seçmenlerin yüzde 46’sı Schulze’yi, yüzde 38’i Siegmund’u eyalet başbakanı olarak görmek istediğini belirtiyordu. Siegmund’a verilen desteğin büyük bölümü ise doğrudan AfD seçmeninden geliyordu.
Buna rağmen Schulze yalnızca eyalet genelinde değil, kendi seçim bölgesinde de kaybetti. Bu tablo, CDU’nun aday sorunu kadar ağır bir marka ve güven sorunu yaşadığını gösteriyor. Seçmen, başbakan adayını rakibinden daha uygun buldu; fakat onun partisine oy vermedi.
Schulze seçimden önce Saksonya-Anhalt halkının bu sandığın “Berlin’e kırmızı kart göstermek” için kurulmadığını anlayacak kadar bilinçli olduğunu söylemişti. Ancak seçmen kartı yine Berlin’e gösterdi. Hem de sarı veya kırmızı arasında tereddüt etmeden.
Yenilginin dört katmanlı faturası
CDU açısından sonuç yalnızca kötü değil, tarihsel ölçüde yıkıcı. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Hristiyan Demokratların bundan daha düşük oy aldığı eyalet seçimi sayısı bir düzineyi bulmuyor. Parti, Federal Almanya’nın kuruluşundan beri en güçlü siyasi sermayesi olan “yönetebilirlik” algısını kaybetmeye başladı.
İkinci sorun hükümet aritmetiğinde ortaya çıkıyor. AfD’nin 39 sandalyesine karşı CDU, SPD, Yeşiller, Sol Parti ve BSW’nin toplamı 44’e ulaşıyor. Kâğıt üzerinde AfD dışındaki beş partinin ortak bir çoğunluk oluşturması mümkün. Siyaseten ise bu seçenek, Almanya’daki ideolojik mesafeler nedeniyle neredeyse bir laboratuvar deneyi kadar karmaşık.
Üçüncü sorun CDU’nun iki taraftan sıkıştırılması. Bir yanda, işbirliğini yıllardır reddettiği Sol Parti’nin oyuna ihtiyaç duyuyor. Diğer yanda AfD, CDU’nun muhafazakâr kanadına “eski değerlerine dön” çağrısı yaparak parti içerisindeki yaraları kaşıyor.
Dördüncü ve en önemli sorun ise bu yenilginin Magdeburg’da kalmayacak olması. Sonuç Berlin’e, federal koalisyona ve doğrudan Merz’in koltuğuna ulaştı.
CDU’yu Sol Parti kurtaracaksa kırmızı çizgi ne renktir?
Sol Parti’nin Saksonya-Anhalt’taki başbakan adayı Eva von Angern, AfD’nin iktidara gelmesini önlemek amacıyla bir CDU’lu başbakan adayına destek vermeye açık olduklarını söyledi. Ancak CDU’nun 2018 tarihli uyumsuzluk kararı, hem Sol Parti hem de AfD ile işbirliğini reddediyor.
CDU’nun Harz teşkilatı seçimden birkaç gün önce Sol Parti ile her türlü işbirliğinin dışlanmasını öngören bir karar almaya çalışmış, girişim usul sorunları nedeniyle sonuçsuz kalmıştı. Schulze bu talebi “münferit bir görüş” olarak küçümsemeye çalıştı. Ancak CDU/CSU Federal Meclis Grubu Başkan Yardımcısı Sepp Müller, partinin “ne pahasına olursa olsun Sol Parti’ye bağımlı hâle gelmemesi” gerektiğini savunuyor.
Aynı Müller seçim sonrasında hükümeti kurma görevinin AfD’ye ait olduğunu söyleyerek CDU’nun tarihsel bir yenilgi aldığını kabul etti ve “Böyle devam edilemez” mesajı verdi. Yani CDU’nun önünde iki kapı var: Biri yıllardır kapalı tuttuğu Sol Parti’ye, diğeri ise yaklaşmamaya yemin ettiği AfD’ye açılıyor. Ortadaki koridorun adı ise şimdilik “hükümetsizlik.”
BSW Eş Başkanı Amira Mohamed Ali, ne Siegmund’u ne de Schulze’yi destekleyeceklerini, partiler üstü bir başbakan adayı önereceklerini açıkladı. BSW’nin önerisi, sabit koalisyon yerine değişken parlamento çoğunluklarıyla yönetilecek bir hükümet. Ancak bunun Almanya’nın en fazla kutuplaşmış eyaletlerinden birinde istikrar mı, sürekli kriz mi üreteceği belirsiz.
AfD’nin CDU’ya uzattığı “zehirli el”
Ulrich Siegmund seçim gecesi, “köklü siyasi değişim” isteyen bütün demokratik güçlere elini uzattığını açıkladı. CDU’nun “eski değerlerine dönmesi” ve Yeşiller ile Sol Parti’nin kopyası olmaktan vazgeçmesi hâlinde ortaklığın mümkün olabileceğini söyledi.
Bu çağrı yüzeyde uzlaşma, özünde ise teslimiyet teklifi niteliğinde. ZDF Genel Yayın Yönetmeni Bettina Schausten, AfD’nin uzattığı elin ülke için köprü kurmaktan çok parti adına iktidar talebini yansıttığını belirtiyor. Schausten’e göre AfD, hoşnutsuzluğu ve öfkeyi “güler yüzlü radikallik” içinde birleştirerek hem seçmenin aklına hem duygularına ulaştı; ancak iktidarı paylaşmaya veya uzlaşmaya istekli olduğuna dair işaret vermedi. ZDF’nin yorumunda, AfD ile yapıcı bir ortaklık kurulabileceğini düşünen Hristiyan Demokratların “kendi siyasi sonlarını istemeleri” gerekeceği savunuluyor.
AfD’nin stratejisi, CDU’yu SPD, Yeşiller, Sol Parti ve BSW’den kopararak muhafazakâr tabanına geri çağırmak. Merkel döneminden bu yana CDU’nun fazla sola kaydığını düşünen parti içi kesimler açısından bu söylemin karşılığı bulunuyor. Eyalet başbakanının gizli oyla seçilecek olması da CDU içerisinden gelebilecek sürpriz oy veya çekimserlik senaryolarını güçlendiriyor.
DIE ZEIT’ın AfD’nin iktidar seçeneklerine ilişkin analizinde, partinin BSW’nin desteğinin yanı sıra “CDU içindeki öfkeli milletvekilleri” senaryosuna da yatırım yaptığı belirtiliyor. Buna göre AfD, önce Siegmund’u gizli oylamada başbakan seçtirmeyi, ardından kararnameler, değişken çoğunluklar veya milletvekili transferleriyle iktidar alanını genişletmeyi hesaplıyor.
Bununla birlikte AfD içerisinde erken bir iktidar deneyiminin başarısız olması hâlinde, partinin Thüringen’deki ve federal düzeydeki daha büyük hedeflerine zarar verebileceğini düşünenler de bulunuyor.
Asıl sorun: Seçmen hangi gerçeklikte yaşıyor?
Siyasi aritmetiğin arkasında daha derin bir toplumsal mesele bulunuyor. Der Spiegel’de Christian Stöcker tarafından kaleme alınan analiz, CDU’nun AfD ile “içerik üzerinden mücadele etme” yaklaşımının temel bir problemi gözden kaçırdığını savunuyor: AfD seçmenlerinin önemli bir bölümünün siyasi tutumu ölçülebilir gerçeklerden çok “hissedilen doğrular” üzerinden şekilleniyor.
Propaganda ve dezenformasyon araştırmalarındaki temel uyarılardan biri şu: Bir kişi toplumsal gerçeklik üzerindeki ortak uzlaşmadan koptuktan sonra onu yalnızca yeni bilgi ve istatistiklerle geri döndürmek oldukça zorlaşıyor. Aşı karşıtlığına, iklim krizinin reddine veya “nüfus değişimi” komplo teorisine inanan gruplarla yapılan tartışmalarda da benzer bir sorun görülüyor.
Bu kişileri sadece olgularla ikna etmeye çalışmak her zaman beklenen sonucu doğurmuyor. Bazı durumlarda kişi kendi görüşünü daha güçlü biçimde savunmaya, karşıt bilgiyi düşman saldırısı olarak görmeye ve kendisine onay sunan yankı odalarına daha fazla çekilmeye başlıyor. Sosyal medya algoritmaları da aynı görüşleri tekrar tekrar göstererek bu kapalı gerçeklik alanlarını güçlendiriyor.
Böylece siyasi tartışmanın konusu artık “Almanya’da gerçekte ne oluyor?” sorusundan uzaklaşıyor. Yerine “Ben Almanya’da ne olduğunu hissediyorum?” sorusu geçiyor. Duygu, verinin yerini alıyor; tekrar edilen iddia ise zamanla kanıt gibi algılanıyor.
Gerçek sorunlar var, ancak algı aynı mahallede bile değişiyor
Bu değerlendirme, doğu Almanya’da gerçek sorunların bulunmadığı anlamına gelmiyor. Kırsal bölgelerde yaşayan birçok kişi, önce mahallesindeki meyhanenin, ardından fırının kapandığını gördü. En yakın marketin 20 kilometre uzakta olduğu, çevrede doktor bulunmadığı, genç nüfusun batıya göç ettiği yerleşimler var.
Mesele, bu sorunların AfD seçmeni tarafından ne ölçüde ve hangi çerçevede algılandığında düğümleniyor. Friedrich Ebert Vakfı’nın “Mitte-Studie 2025” araştırmasına göre AfD seçmenleri, yaşadıkları bölgedeki kamu hizmetlerini demokratik partilere oy veren komşularına kıyasla yaklaşık beş ila yedi kat daha fazla “kötü” veya “çok kötü” olarak değerlendiriyor.
Aynı kasabada, aynı yolu kullanan, aynı hastaneye giden ve aynı marketten alışveriş yapan iki seçmen birbirinden tamamen farklı iki Almanya görüyor. Biri kamu hizmetlerinde gerileme yaşandığını ancak sistemin düzeltilebileceğini düşünüyor. Diğeri ise ülkenin çöküşün eşiğinde olduğuna inanıyor.
AfD ve partiye yakın medya çevreleri, bu ikinci algıyı sürekli besleyen bir karşı-gerçeklik oluşturdu. Bu anlatıda Almanya batmak üzere; suç her gün artıyor; göç ülkenin varlığını tehdit ediyor; iklim krizi diye bir sorun bulunmuyor ve geleneksel medyanın tamamı halka yalan söylüyor.
Dolayısıyla AfD yalnızca seçmenin tepkisini toplamıyor; tepkinin hangi gerçeklik içerisinde anlamlandırılacağını da belirliyor.
Ancak bu oyların tamamını “kandırılmış seçmen” diye açıklamak mümkün değil
AfD’nin yüzde 43,8’lik sonucunu yalnızca dezenformasyona bağlamak da siyasi kolaycılık olur. ZDF adına yapılan kapsamlı seçim araştırması, başarının genel hoşnutsuzluk, temsil edilmediği hissi, partiye duyulan gerçek yakınlık ve politik tercihlerden oluşan bir karışıma dayandığını gösteriyor.
Araştırmaya göre Saksonya-Anhalt seçmenlerinin yüzde 83’ü, “yukarıdakilerin sıradan insanların sorunlarıyla ilgilenmediğini” düşünüyor. Federal hükümet eksi 2,2, Başbakan Yardımcısı Lars Klingbeil eksi 1,7, Friedrich Merz ise eksi 2,7 puanla değerlendiriliyor. Merz, tablonun en zayıf halkası.
AfD ayrıca ilk kez ekonomi ile okul ve eğitim politikalarında CDU’nun önünde “sorun çözme yetkinliği” atfedilen parti hâline geldi. Sığınmacılar ve iltica konusunda ise diğer bütün partilere büyük fark attı.
AfD seçmenlerinin yüzde 92’si ülkede çok fazla sığınmacı bulunduğunu düşünüyor. Diğer parti seçmenlerinde bu oran yüzde 53. AfD tabanının yüzde 78’i siyasetin toplumsal azınlıkları gereğinden fazla dikkate aldığı görüşünde; diğer seçmenlerde oran yüzde 47. Rusya’yı Batı açısından büyük tehdit olarak gören AfD seçmenlerinin oranı yalnızca yüzde 27 iken diğer seçmenlerde yüzde 69’a çıkıyor. ZDF’nin seçim araştırması, iki seçmen grubu arasında yalnızca politika değil, dünyayı algılama biçimi bakımından da ciddi bir kopuş bulunduğunu gösteriyor.
Bu nedenle AfD’ye oy veren herkesi yalnızca “yanlış bilgilendirilmiş” saymak, partinin temsil ettiği gerçek ideolojik tercihleri ve seçmenin bilinçli yönelimini görmezden gelmek anlamına gelir. Bazı seçmenler AfD’nin ne söylediğini bilmiyor değil; tam tersine söylediği için partiye oy veriyor.
Sandığa küsenleri AfD uyandırdı
ARD’nin seçmen hareketleri analizine göre AfD yaklaşık 160 bin eski sandığa gitmeyen seçmeni harekete geçirdi. Bu sayı diğer bütün partilerin mobilize ettiği seçmenden daha fazla.
AfD bu başarıyı yalnızca sert göç konuşmalarıyla elde etmedi. Aile şenlikleri, pazar buluşmaları ve toplu motosiklet gezileri gibi düşük eşikli, kimi zaman siyasetten uzak görünen etkinlikler düzenledi. Siegmund sürekli gülümseyen, insanlarla fotoğraf çektiren ve radikal mesajları gündelik hayatın doğal bir parçası gibi sunan bir kampanya yürüttü.
AfD’nin seçim öncesi anketlerin üzerinde oy alması, eski seçmen olmayanların önemli bir bölümünün son günlerde karar verdiğini gösteriyor. Demokratik partiler açısından ortaya çıkan ikilem oldukça ağır: AfD’ye karşı her seferberlik çağrısı, AfD tabanında daha güçlü bir karşı seferberlik yaratabiliyor.
SPD ve Yeşiller yükseldi, ancak oyların bir bölümü emanet
SPD ile Yeşiller seçim öncesinde yüzde 5 barajının altında kalma endişesi taşıyordu. Her iki parti de seçmene, parlamentoya girmeleri hâlinde AfD’nin tek başına çoğunluk elde etmesinin zorlaşacağı mesajını verdi.
Bu çağrı CDU seçmeninin bir bölümünde karşılık buldu. Infratest Dimap’ın ilk seçmen hareketleri analizine göre yaklaşık 18 bin CDU seçmeni Yeşillere, 13 bin CDU seçmeni ise SPD’ye yöneldi. Yeşiller böylece Saksonya-Anhalt tarihindeki en iyi sonucunu elde etti.
Ancak bu oyların önemli bir bölümü kalıcı siyasi yönelimden çok AfD’nin mutlak çoğunluğunu engellemeyi amaçlayan stratejik tercihler. Dolayısıyla SPD ve Yeşillerin sonuçları f
AI outlook — possibilities, not facts
AfD azınlık hükümeti veya dışarıdan destek modellerini reddederek yeni seçim çağrısı yapacak.
Likely · Within weeks

The Israeli Security Cabinet met with the Iranian agenda in the shadow of US-Iran tensions. While Prime Minister Netanyahu was targeting the Iranian regime, the Israeli army carried out a comprehensive military exercise involving multi-front war scenarios.
Minister of Justice Gürlek, in his speech at the opening of the judicial year of Ankara Bar Association No. 2, announced that the 12th Judicial Package, which will be on the agenda in October, will regulate indefinite alimony and facilitate gun license fees for lawyers.

Minister of Justice Akın Gürlek, in his speech at the opening of Ankara Bar Association No. 2, stated that the legal regulations on indefinite alimony will be included in the judicial package in October. Gürlek also emphasized reforms in the judicial system and social values.
US President Donald Trump shared an image implying that the name of the state of New Mexico should be changed to 'New America'. New Mexico Governor Michelle Lujan Grisham and Senator Martin Heinrich reacted to the decision, stating that the name of the state was not open to discussion.
While Finnish Defense Minister Antti Kaikkonen emphasized that defense cooperation with Türkiye will deepen, he stated that Finland is prepared within NATO against Russia's plans to increase its military presence in the border region.
Retailleau, one of the presidential candidates in France, promised to ban headscarves in schools and universities and to close down organizations affiliated with the Muslim Brotherhood if elected. His opponent, Attal, announced that he was against the headscarf ban in public spaces.