
Ağustos ayı zaferleri, Atatürk'ün öncülüğündeki Ulusal Kurtuluş Mücadelesi ve Batı emperyalizmine karşı duruşun tarihsel analizi.
Türk tarihinin zaferlerle dolu Ağustos ayı ve Ulusal Kurtuluş Savaşı'nın emperyalizme karşı duruşu, Maurice Duverger'in sınıf ve ulusal kurtuluş mücadeleleri teorisi bağlamında ele alınıyor.
AI-generated summary
Ağustos ayı Türk tarihinde Sakarya Savaşı ve Büyük Taarruz gibi önemli askeri zaferlerin kazanıldığı bir dönemdir.
Ağustos ayı, Türk tarihinde zaferleri simgeler. 23 Ağustos -13 Eylül 1921 Sakarya Savaşı, yüzyıllardan beri toprak kaybı bağlamında devam eden gerilemenin son bulduğu, Büyük Taarruz’a giden yolun açıldığı tarihsel bir dönüm noktasını ifade eder. Mustafa Kemal Paşa, dünya savaş tarihinde, çizgi savunması yerine alan savunmasını ortaya koyarak, Yunan ordusunun Sakarya nehrinin batısına çekilmesiyle, parlak bir zaferi tescillemiştir. 19 Eylül’de Gazilik ve mareşallik ünvanı TBMM trafından kendisine verilmiştir. Türk ordusunun olağanüstü başarısı, dünyaya mal olmuştur. 26 Ağustos 1071, Türkler’in Anadolu’ya son gelişini ifade eder. Sultan Alparslan, Anadolu’yu Türk yurdu olarak sonsuza dek ilan etmiştir. 26 Ağustos 1922 ise, Büyük Taarruz’dur. Atatürk’ün dehası ile Türk ordusu, Yunan ordusunu en güçlü yerinden vurarak, 3 cepheye bölmüş, 9 Eylül İzmir’in kurtuluşu ile modern devlete giden yol açılmıştır.
Dünya siyaset biliminin önemli isimlerinden Maurice Duverger, dünyadaki toplumsal mücadeleler tarihini ikiye ayırır. Birincisi 19. Yüzyılda kesifleşen sosyal sınıf mücadeleleri, diğeri de Atatürk’ün öncülüğünde gerçekleşen Ulusal Kurtuluş Mücadeleleridir. Bu sadece Türkler’in değil, mazlum ulusların emperyalizme karşı başkaldırısını simgeler. Hindistan’da Gandi’den, Küba’da Castro’ya kadar, Atatürk’ün ve Türk Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın model alınması boşa değildir. Bundan Batı’daki odakların rahatsız olması anlaşılabilir. Ancak içeriden birtakım siyasetçilerin, daha yüksek sesle, bu modelle ilgili memnuniyetsizliğini yüksek sesle dile getirmesi manidardır.
Hasan İzzettin Dinamo’nun Kutsal İsyan kitabında da altı çizilen, Ulusal Kurtuluş, emperyalizmden kurtuluştur, aynı zamanda işbirlikçi unsurlara, gerici, etnikçi ve bölücü anlayışlara karşı, bir isyandır, meydan okumadır. O yüzden elbette içte ve dışta hala rahatsızlık vermesi, bir rastlantıdan ötedir.
Kemalist devrimin iki ana aşaması, öncelikle Ulusal Kurtuluş Savaşı, bir sonraki aşama ise laik cumhuriyetin kurulması, devrimlerin yerleştirilmesidir. 1. Dünya Savaşı’nın sonunda klasik imparatorluklar tasfiye olmuştur. Avusturya- Macaristan ve Osmanlı imparatorluklarının dağılmasıyla, Balkanlar ve Ortadoğu’da pek çok devlet kurulmuştur. Balkanlar’da eski devletlere dönülürken, Güneybatı Asya, 19. yüzyılın son çeyreğinden itibaren Düvel-i Muazzama tarafından önce Yakındoğu sonra da Ortadoğu olarak isimlendirilmiştir. Bu siyasetin uzantısı olarak, birinci dünya savaşı sırasında ve sonrasında, 1916 Sykes Picot ve 1920 San Remo Konferansı ile, kum üzerindeki haritalarla, cetvellerle manda yönetimleri oluşturulmuştur. San Remo, savaş sonrası, 1919 Versailles ile oluşturulan Milletler Cemiyeti’nin Vesayet Komisyonu’nun toplantısıdır. Nisan 1920’de toplanan bu konferansta Anadolu ve Doğu Trakya, Ağustos’a ertelenmiştir. Bu ertelemenin adı Sevr’dir.
30 Ekim 1918’de Mondros ile teslim olan Osmanlı devleti, mütarekedeki 7. madde ile topraklarını işgale açmıştır. Cumhuriyet’in kuruluşunu büyük önder Atatürk, 29 Ekim 1923’e denk getirmiştir. İşte bu Batı açısından affedilmez bir isyandır, hala hazmetmemeleri, tahmin edilebilen bir konudur. Türk Ulusal Kurtuluş Savaşı’nı ikinci cumhuriyetçilerden, dinci kesimlere, etnikçi yapılara uzanan bir eksenin, Türk-Yunan savaşına indirgemeye çabaları da ilginç bir çarpıtmayı ortaya koyar. Böylece İngiliz emperyalizmine doğal bir koruma alanı yaratılmaya gayret edilmektedir. Yunanistan’ın 15 Mayıs 1919’da İzmir’i işgal etmesi, İngiltere tarafından bir vekalet savaşıdır. Sevr’deki Ermenistan, sınırları ABD Başkanı Wilson tarafından tasarlanacak vesayet altında bir aparat olacaktı. Öte yandan İtalyanlar’a İzmir’i vermek istemeyen İngiltere, Yunanistan’ı kendi emelleri çerçevesinde devreye sokmuştu. Zira Boğazlar bölgesi, Edremit Körfezi’nden Kandıra’ya, oradan Saros Körfezi’ne uzanan, kritik bir alandı. Anadolu’nun en büyük ithalat limanı İstanbul’u elinde tutan İngiltere, Anadolu’nun en büyük ihracat limanı İzmir’i İtalyanlar’a verip, işgale ortak etmek istememiş, Aydın-Antalya hattı, zaten kontrolündeki Oniki Ada ile, bir bütün olarak teselli gibi ikram edilmiştir. Bu minvalde, Fransızlar Suriye mandası ile güneydoğu Anadolu’da kendi kolonyalizmini genişletecekti. Sevr’de Kürtler’e verilen özerklik, Batı ile uyum şartıyla, bağımsızlık potansiyelini içerecekti.
Ulusal Kurtuluş Savaşı gerçeğine sırtını dönenler, bu isim ve modelden rahatsız olanlar, emperyalizmin teşhirinden ürken, farklı çıkarlarla, tarihin yanlış tarafında duranlardır. Bunu iyi anlamak gerekmektedir.
Atatürk, hem savaş meydanlarındaki kalpaklı kahraman, başkomutan, aynı zamanda daha mücadelenin başında, ulusal kongrelerle milli iradeyi örgütleyen, 1919 Eylül’ünde Sivas Kongresi ile yerel Müdafaa-i Hukuk örgütlenmelerini, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti olarak bütünleştiren, 16 Mart 1920’de Meclis-i Mebusan’ın İngilizler tarafından kapatılmasıyla, TBMM’nin kurulmasına önderlik eden siyasi bir zeka ve dehadır. Bu anlayışla, Büyük Taarruz’un ardından, saltanatın kaldırılması, Lozan, Cumhuriyet’in kurulması ve devrimlerle, bu düşüncelerini yaşama geçirmiştir. Yani hem kalpaklı, hem de fraklı Atatürk, bir çelişki değil, birbirinin devamı olan bütündür. Atatürk’ü siyasal hesaplarla kısmen sahiplenenler, daha oportünist bir yaklaşım sergilemişlerdir.
Atatürk Batı ile savaşmış ancak Batı karşıtlığı ve reaksiyoner bir kalıp içinde olmamıştır. Batılıdır ancak Batıcı değildir. Batının değerlerini içselleştirmek, emperyalizm ile mücadele etmek, bu zemini ete kemiğe büründürmektedir. Eski mandalar, Körfez ülkeleri, Batılı değil ancak Batıcıdır. Bu ayrımı çok iyi anlamak gerekmektedir. Batıcılar, Batı değerlerine karşıdır ancak Batı’ya hizmet ederler, kendi enerji kaynaklarını, mandacı geçmişleriyle, Batılı tekellerin hizmetine sunmaktadır.
Ulusal Kurtuluşçuluk, kimilerine bir hayalet gibi gelebilir. Türkiye Cumhuriyeti, neden 1991-2003 Körfez Savaşları ya da 2011 sözde Arap Baharı eksenlerinde, klan, kabile, aşiret ve terör örgütlerine bölünen bir kontrol edilebilir istikrarsızlık alanında değildir. Zira, yurttaşlığın eşitliği, siyasal ulus, ortak hukuk, laik cumhuriyet, bu tezgahın panzehiridir. Atatürk’ün ifade ettiği gibi, sonsuza dek yaşayacak Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığı, Batılı kimi odakların ve Batıcı işbirlikçilerin içte ve dışta rahatsız olduğu bir gerçekliktir. O yüzden cumhuriyete, Atatürk’ün mirasına sonuna kadar sahip çıkmak, mazlum uluslar açısından da bir varoluş mücadelesidir.
BOP, ikinci cumhuriyet, ılımlı modeller; okyanus ötesinde fabrike edilen anahtar kelimeler, etnikçi yaklaşımlar, komüniteryen, toplulukçu yurttaşlık tezgahları, Lübnan ve Irak gibi modeller, emperyalizmin tezgahıdır.
Çözüm Atatürk’ün dünyaya mal ettiği Türk modelidir. Yeter ki öncelikle biz anlayalım, sahip çıkalım, kimseye abilik yapmadan, mazlum ulusların kardeşliğini ifade edelim. Geçici hafıza kayıplarıyla bir yere varılamaz.
Bu hafıza kayıplarını tarihin penceresinde Falih Rıfkı Atay, Atatürk’ün ağzından şöyle belirtiyor, unutma, unutturma…
“Ben ömrümde hiçbir edebiyat eserinde, ordulara ilk hedeflerinin Akdeniz olduğunu bildiren günlük emri okurken duyduğum zevki duymadım. Bu, bütün heyecanların üstünde bir heyecan veren, bütün şiirlerin üstünde bir şiirdi. Ne olmuştuk biliyor musunuz? KURTULMUŞTUK! “
Zihnen kurtulamayan, emperyalizmin ağında olanlar, tarihimizde ibret olsun.

The article deals with the historical and symbolic transformation of the Second World War, which started on September 1, 1939, into World Peace Day. He emphasizes that wars enrich only a small minority, and the majority are victims. Mustafa Kemal Atatürk's 'War is a murder unless the life of the nation is in danger!' It starts with the words "and explains the damage done to humanity by imperialism, arms trade and dirty politics with historical examples (Iran-Iraq War, Gulf Wars, Syria and Gaza conflicts). In the end, he argues that peace can only be achieved through education, science, technology and economic power and that internal peace is a priority for Türkiye.

Arguing that the discourse of 'destiny' is used to cover up control deficiencies after major disasters in Türkiye, this analysis questions the control system through Soma, Çorlu, İliç, Kartalkaya and finally the Fleet Jet ship accident off the coast of Kyrenia.

A letter about the death of Cumhuriyet newspaper writer Şükran Soner, her life, labor, democratic struggle, women's solidarity and her role in journalism is explained. The common experiences from 1968 to 2001, the journey to Diyarbakır and Batman in response to Pınar Selek's call, and the self-criticism in her writing are emphasized.

The text deals with the difficulties of daily life, where 45.8% cannot participate in cultural and artistic events due to the cost of living in Istanbul, the judiciary has been turned into a tool of oppression, discourses about ideas and being poor, tensions within the party, artists and comedians face legal problems, and various satirical notes on social sensitivity.

The victory won in Dumlupınar on August 30, 1922 is the historical account of the territorial losses that have continued since Karlowitz and the Turkish nation's struggle for existence.

While the August 30 Victory is remembered as the turning point of the Turkish nation's struggle for independence, some groups do not celebrate this victory. These groups include FETO members, supporters of the Kurdish political movement, anti-military tutelage liberals, politicians without ideology, those who pose as religious abusers and historians and make imperialist propaganda. The article explains the reasons why these groups rejected the victory in a historical and ideological context.