Hayvan Hakları İzleme Komitesi Raporu: En Az 3 Milyon 939 Bin Hayvanın Yaşam Hakkı İhlal Edildi
4 Ekim Dünya Hayvanları Koruma Günü’nde HAKİM’den Fatma Biltekin ile Türkiye’deki hak ihlalleri, barınak koşulları ve şeffaflık sorunları üzerine söyleşi.
Quick Look
- HAKİM'in 2025 Medya İhlal Raporu'na göre Türkiye'de en az 3 milyon 939 bin hayvanın yaşam hakkı ihlal edildi.
- Fatma Biltekin, artan toplumsal şiddete, barınaklardaki şeffaflık sorunlarına ve bütçe yetersizliklerine dikkat çekti.
AI-generated summary
Why It Matters
4 Ekim Dünya Hayvanları Koruma Günü'nde Türkiye'deki hayvan hakları ihlalleri ve barınak koşulları tartışılıyor.
4 Ekim Dünya Hayvanları Koruma Günü, Türkiye’de hayvan hakları açısından ağır bir tablonun ortasında karşılanıyor. Sokak hayvanlarının toplatılması, barınaklardaki koşullar, hayvanlara yönelik şiddet ve kamu kurumlarının veri paylaşımındaki sorunlar tartışılmaya devam ederken Hayvan Hakları İzleme Komitesi’nin (HAKİM) 2025 Medya İhlal Raporu’na göre yalnızca medyaya yansıyan vakalarda en az 3 milyon 939 bin hayvanın yaşam hakkı ihlal edildi. HAKİM’den Fatma Biltekin’e göre ise konu yalnızca ihlallerin boyutuyla sınırlı değil, bu ihlallere karşı nasıl bir adalet mekanizması işletildiğinin de sorgulanması gerekiyor.
- Sanırım hayvanlar ve hayvan dostları açısından çok can acıtıcı zamanlardan geçiyoruz.
Her gün yeni bir toplama, yeni bir şiddet görüntüsü görüyoruz ve bir süre sonra bunlar gündelik yaşamın parçası haline geliyor. Toplumsal şiddet arttıkça en kırılgan gruplar daha fazla zarar görüyor, hayvanlar da bunlardan biri. Devletin hayvanlara yönelik şiddeti engellemek yerine bunu meşrulaştıran bir noktaya gelmesi, süreci daha ağırlaştırdı. 2025 Medya İhlal Raporu’muz da tablonun boyutunu gösteriyor. Yalnızca medyaya yansıyan vakaları tarayarak, en az 3 milyon 939 bin hayvanın yaşam hakkının ihlal edildiğini tespit ettik. Bu rakam toplam ihlali değil, kamuoyuna yansıyan tablonun alt sınırını gösteriyor çünkü ihlallerin büyük bölümü medyaya yansımıyor. Adalet Bakanlığı’nın 2025 verilerine göre 5199 sayılı kanun kapsamında 4 bin 744 dosya işlem görmüş, bunların 2 bin 878’i karara bağlanmış. Karara bağlanan dosyaların yüzde 62’sinde kovuşturmaya yer olmadığına karar verilmiş. Yani temel sorun yalnızca başvuru eksikliği değil, başvuruların önemli bir bölümünün yargı sürecine taşınmaması.
- Umut verici bir gelişme gibi görünen HAYDİ Polis uygulaması bir süre önce kaldırıldı. Peki hayvan haklarıyla ilgili yasanın uygulanmasında nasıl bir işleyiş söz konusu? Çıkışı döneminde çok tartışılan yasa bugün sahada nasıl bir işleve sahip?
Biz uygulama varken de bunun hayvanlar lehine her zaman işlemediğini gördük. Örneğin bir şiddet olayında polisin eve girip hayvanı korumaya alamadığı pek çok durum biliyoruz. Buna karşılık yasada “tehlike arz eden” hayvanlar olarak tanımlanan köpeklerin alınıp barınaklara hapsedilmesi çok daha hızlı işledi. Yeni düzenleme bütün köpeklerin toplanmasının önünü açtı. Oysa belediyelerin geçtiğimiz 20 yıl boyunca hayvanları kısırlaştırması ve aldığı yere bırakması gerekiyordu. Ancak bunun uygulanmadığını, belediyelerin sorumluluklarından kaçmak için hayvanları başka belediyelerin sınırlarına ve ormanlara bıraktığını, barınaklarda bakımsızlık nedeniyle hayvanların öldüğünü gördük. 2025’in başında yayımladığımız belediye barınakları raporunda da çarpıcı veriler ortaya çıktı. Bilgi edinme başvurularımıza yanıt veren belediyelerden 26’sı barınaklarının ruhsatsız olduğunu kabul etti. Barınağı olmayan 320 belediye ise sokak hayvanlarını topladığını belirtti. Toplama işlemini zabıta veya temizlik işçileri gibi yerel birimlerin yürüttüğünü belirten 171 belediye vardı. Dokuz belediye hizmeti özel firmalardan aldığını, 12 belediye veteriner hekim gözetiminde belediye personeliyle toplama yaptığını söyledi. Yani ortada çok büyük bir toplama operasyonu var ancak bunun nasıl yürütüldüğü konusunda ciddi bir şeffaflık problemi bulunuyor.
‘GEREKLİ BÜTÇE AYRILMIYOR’
- Ordu’daki barınakla ilgili 2026 başında gündeme gelen görüntüler, barınaklardaki denetim meselesini yeniden tartışmaya açtı.
Ordu’daki görüntüleri tekil bir olay gibi değerlendirmemek gerekiyor. Benzer görüntüleri yıllardır Türkiye’nin pek çok yerinde görüyoruz. Belediyeler çoğu zaman hayvanları korunması gereken canlılar olarak değil, kurtulmaları gereken bir yük olarak görüyor. Dolayısıyla bu hayvanlara ayrılması gereken bütçeler de ayrılmıyor. Gebze’de hayvanlara uyuşturucu verip poşetlere koyarak boğma, Konya’da kürekle öldürme gibi yöntemlerin tercih edilmesinin nedenlerinden biri de bunların en ucuz yöntemler olması. Bu yöntemler yeni değil ancak 2024’teki yasa değişikliğinden sonra çok daha rahat uygulanabildiğini görüyoruz. Bütçe tarafı da önemli. Tarım ve Orman Bakanlığı’nın idari faaliyet raporlarına göre 2025’in ilk altı ayında hayvanlarla ilgili ayrılan bütçenin yalnızca yüzde 1.83’ü kullanıldı. Yıl sonunda ayrılan 1 milyar 800 milyon liralık bütçenin 1 milyarı tasarruf tedbirleri, 60 milyonu da kurum aktarmaları gerekçesiyle düşürüldü. 2021’deki yasa değişikliğinde, sorumluluklarını yerine getirmeyen belediyelere yaptırım uygulanması için mücadele ettik ancak bu yönde bir düzenleme yapılmadı. 2024’te ise bunun tersi yapıldı, hayvanları toplamayan ve öldürmeyen belediye başkanları ve çalışanları için altı aydan iki yıla kadar hapis cezası öngören bir madde eklendi. Bana göre bu, hayvanları açıkça düşmanlaştıran ve siyasi bir planın parçası olan bir düzenlemeydi.
SÜREÇ ŞEFFAF DEĞİL
- Hayvanların barınaklara alınmasından sonraki süreç ne kadar şeffaf?
Elimizdeki veriler arasında ciddi tutarsızlıklar var ve bunun nedenini defalarca sorduk ancak cevap alamadık. Tarım ve Orman Bakanı İbrahim Yumaklı’nın 18 Haziran 2026’da verdiği yanıta göre 2 Ağustos 2024’te 105 bin hayvan kapasiteli 322 bakımevi bulunurken 18 Haziran 2026 itibarıyla yaklaşık 531 bin hayvan kapasiteli 572 bakımevi ve doğal yaşam alanı faaliyet gösteriyor. Öte yandan kanun çıkarken yaklaşık 4 milyon hayvan olduğu, İçişleri bakanı tarafından da köpeklerin yüzde 99.22’sinin toplandığı söylendi. Peki milyonlarca hayvan toplandıysa nereye gitti? Mevcut kapasiteyle bu sayı arasındaki fark nerede? Buna tatmin edici bir yanıt alamadık. 2025 başında yayımladığımız barınak raporunda 1408 belediyeye bilgi edinme başvurusu yaptık. Bunların 1111’i yanıt verirken 297’si hiç yanıt vermedi. 58 belediye bilgi vermeyi reddetti. Dolayısıyla yalnızca veri eksikliğinden değil, mevcut verilerin kamuoyuyla paylaşılmamasından da söz ediyoruz. Belediyelerin hayvan sayısı, kapasite ve çalışan sayısı gibi zaten tutmak zorunda oldukları bilgileri paylaşmaktan kaçınması ciddi bir şeffaflık sorunu yaratıyor.
- Hayvan hakları alanında neden hâlâ düzenli ve karşılaştırılabilir verilere ulaşmakta zorlanıyoruz?
Bu sorun yalnızca hayvan hakları alanına özgü değil. Türkiye’de birçok alanda kamu kurumlarının veri paylaşımı konusunda ciddi sorunlar var. Hayvanlar söz konusu olduğunda ise sorumlu kişiler sorulara yanıt vermiyor, veriler tutulsa bile kamuoyuyla paylaşılmıyor. 2025’te hazırladığımız TBMM Hayvan Hakları Raporu’nda üç kanun teklifi, dört meclis araştırma önergesi ve 167 yazılı soru önergesini inceledik. 167 yazılı soru önergesinin yalnızca 66’sına cevap verilmiş, 101’i yanıtsız bırakılmış. Bu yalnızca veri eksikliği değil, doğrudan bir denetim sorunu. Veri tutulmadığında veya paylaşılmadığında yalnızca bugün ne olduğunu değil, yıllar içinde neyin değiştiğini ve hangi politikaların işe yaradığını da takip edemiyoruz. Örneğin Tarım ve Orman Bakanlığı’nın faaliyet raporlarında kullanılmayan bütçelere ilişkin verileri gündeme getirdikten sonra, sonraki raporlarda bu verilerin ayrı bir başlık altında paylaşılmadığını gördük. Dolayısıyla sorun yalnızca verinin olmaması değil, verinin kamuoyuna nasıl sunulduğu ve hesap verebilirliğin nasıl işletildiği.
KEDİLERE SALDIRI ORGANİZE
- Hayvan hakları tartışması son yıllarda büyük ölçüde sokak köpekleri üzerinden yürütülüyor. Ancak son zamanlarda kedilerin de hedef alındığı paylaşımlar gördük. Sizce bu paylaşımlar münferit mi yoksa organize bir hareket mi?
Bunların organize bir hareket olduğunu düşünüyorum. Köpeklerde de süreç böyle başladı. Önce belirli olaylar üzerinden korku ve öfke üretildi, ardından hayvanlar toplumsal bir tehdit olarak gösterilmeye başlandı. Şimdi kedilerle ilgili de benzer bir sürecin işaretlerini görüyoruz. Özellikle son dönemde kuduz haberlerinin yeniden öne çıktığını, gerçekliği kanıtlanmamış pek çok haberin dolaşıma sokulduğunu görüyoruz. Bu nedenle bunları yalnızca münferit sosyal medya paylaşımları olarak görmüyorum. Tek tek içeriklerden çok, bunların nasıl bir anlatı oluşturduğuna bakmak gerekiyor. Köpeklerde yaşadığımız sürecin kediler açısından da yeniden üretilmeye çalışıldığını düşünüyorum.
KAZANIMLAR KAYBEDİLİYOR
- Çiftliklerde ve deneylerde sömürülen hayvanlardan yaban hayvanlarına kadar diğer hayvanların hakları neden kamuoyundaki tartışmanın gerisinde kalıyor?
Çünkü insanlar öncelikle sokakta kedi ve köpeklerle karşılaşıyor. Bu hayvanlarla yüzyıllara dayanan ortak bir yaşam kültürümüz var; aile ve sokağın bir parçası olarak görülüyorlar. Çiftliklerde sömürülen ya da deneylerde kullanılan hayvanları ise görmüyoruz. Mezbahalar ve deney merkezleri gündelik hayatın dışında, görünmez alanlar. Aslında beş yıl önce bu meseleleri daha fazla konuşuyorduk; çiftlik ve deney hayvanlarından yaban hayvanlarına, hayvanat bahçelerinden farklı sömürü biçimlerine kadar daha geniş bir tartışma yürütülüyordu. Ancak geldiğimiz noktada iktidarın politikası bizi büyük ölçüde kedi ve köpek meselesine sıkıştırdı. Bu, hayvan hakları mücadelesi açısından ciddi bir geriye gidiş. Yalnızca yeni kazanımlar elde edemiyor değiliz, geçmişte elde ettiklerimizi de kaybediyoruz.
‘SOKAK’tan ‘BAŞIBOŞ’A
- Hayvan hakları savunuculuğunda son yıllarda toplumsal dilin değiştiğini düşünüyor musunuz? “Hayvan sevgisi” ile “hayvan hakkı” arasında nasıl bir fark var?
Eskiden “sokak hayvanı” denilen köpeklerin ve kedilerin bugün “başıboş” olarak tanımlandığını, giderek daha fazla canavarlaştırıldığını görüyoruz. “Hayvan sevgisi” insanın hayvana yönelik duygusundan söz ediyor. İnsan bir hayvanı seviyorsa iyi davranıyor, sevmiyorsa uzak duruyor. “Hayvan hakkı” ise insanın duygusundan bağımsız olarak hayvanın yaşamının ve bedensel bütünlüğünün korunması gerektiğini söylüyor. Bir insanın bir köpeği sevmesi, köpeğin yaşam hakkının nedeni değil. Aynı şekilde bir insan kedileri sevmiyor diye onlara zarar verme hakkına da sahip değil. Mesele hayvanlara iyi davranılmasıyla sınırlı değil; hayvanların insanın mülkü, eğlencesi, gıdası, denek materyali veya kaynağı olarak görülmediği bir düzeni tartışmak. Yani hayvanların insanların sevgisine ihtiyaç duymadan hak sahibi bireyler olarak görülmesi.
NEFRET ÖĞRETİLİYOR
- Sizce bir insan bir hayvandan neden veya nasıl nefret edebilir? Hiç bu durumun psikolojisi üzerine düşündünüz mü?
Bence “bir insan neden hayvandan nefret eder?” sorusundan önce, hayvanlardan nefret etmenin nasıl öğretildiğine ve toplumsallaştırıldığına bakmak gerekiyor. Aile, çevre, medya, kültür ve toplumdaki kabuller insanların hayvanlara bakışını etkiliyor. Bir çocuğa sürekli bir hayvanın tehlikeli, pis, zararlı veya değersiz olduğu söylenirse, ona karşı korku ya da nefret geliştirmesi şaşırtıcı değil. Hayvanları bizden tamamen farklı, aşağıda ve değersiz varlıklar olarak gördüğümüzde şiddeti normalleştirmek de kolaylaşıyor. Bunu özellikle son yıllarda köpekler üzerinden gördük. “Başıboş”, “tehlikeli”, “saldırgan” gibi ifadeler tekrarlandıkça hayvan hissedebilen bir canlı olmaktan çıkıp bir tehdit olarak görülmeye başlandı. Ancak korku ile nefret aynı şey değil. Bir insan bir hayvandan korkabilir veya onu sevmeyebilir. Bunun hiçbir hayvanın yaşam hakkıyla ilgisi yok. Bir hayvanı sevmemek, ona zarar verme hakkı vermiyor. Hayvan hakları mücadelesinin de bu ayrımı görünür kılması gerekiyor. Meselenin insanların hayvanlara karşı ne hissettiğinden çıkarılıp, hayvanların ne yaşadığı ve yaşamlarının neden korunması gerektiği üzerinden konuşulması gerekiyor.
Open Questions
- Toplanan milyonlarca hayvanın akıbeti nedir?
- Belediyeler bütçeleri neden kullanmıyor?







