
Soğuk Savaş sonrası Fukuyama'nın 'tarihin sonu' teziyle başlayan liberalizmin etkileri, Blair ve Schröder'in 'üçüncü yol' uygulamalarıyla sosyal demokrasinin dönüşümü, Avrupa'da artan göçmen karşıtlığı ve Aşırı Sağ partilerin yükselişi bağlamında değerlendirilmiş; ayrıca sosyalist hareketlerin yeniden ortaya çıkışı ve Avrupa'nın geleceği için emek odaklı, laik ve barışçı bir model önerilmiştir.
AI-generated summary
Soğuk Savaş sonrası Fukuyama'nın 'tarihin sonu' tezi, liberal demokrasinin sonsuz zaferini ilan etmişti. Ancak bu öngörü, Yugoslavya çatışmaları, Kafkasya gerilimleri ve Ortadoğu müdahaleleriyle challege edilmiştir. 1990'larda Blair ve Schröder'in 'üçüncü yol' uygulamaları, sosyal demokrasiyi piyasa odaklı bir doctrina dönüştürdü.
Soğuk Savaş sonrasında, en dikkat çekici analiz görünümündeki ideolojik çalışmalardan biri, “tarihin sonu”nu kendi camiasına “muştulayan”, Fukuyama’nın denemeleriydi.1 Bu bir rastlantı değildi. Zira, büyük anlatılar, liberalizmden, marksizme uzanan yelpazede, kendi ideolojik paradigmalarının sonsuz zaferiyle sonuçlanan bir tarihsel mücadeleyi şiar edinmişlerdi. SSCB’nin ve Doğu Bloku’nun çöküşü, reel sosyalizmin tasfiyesi, kimilerine göre, liberalizm ve liberal demokrasiler için sonsuz bir zaferi ifade etmişti. Muhafazakar iktidarlarla, etnik kimlikçilik ve piyasacılık zemininde, Doğu-Batı ikilemi yerine, Kuzey-Güney çerçevesinde ifade edilen bu neo-liberal anlayış, küresel kuzeyi bir bütün içinde tutarken, küresel güneyi, Yugoslavya’dan, Kafkasya’ya, oradan Ortadoğu’ya işgal ve parçalanmalarla savurdu. Mikro milliyetçilikler, etnik temelli krizler, etnik temizlik hareketleri; Fukuyama’nın yaldızlı tarihin sonu başlığının foyasını çabuk çıkardı. SSCB, Doğu Bloku, Yugoslavya, Arnavutluk yüzeyinde, Sol’un tasfiyesi, yerini kimlikçi siyasalara bırakırken, Avrupa kendi fanusunun içinde rahat yaşayacağını düşündü. O noktaya gelmeden, şu anımsatmayı yapmakta fayda bulunmaktadır. 1990’larda, Soğuk Savaş dönemindeki pratiklerinin ardından Sosyal Demokrasi, kendi soluyla yaşadığı siyasi rekabette rahatladığını hissedince, kendi sağına yönelik “açılım”lara başladı. Bu bağlamda en sıkı örneklerden ikisi, Britanya’da Blair’in İşçi Parti’nin “yeni sol” siyaseti, diğeri de Almanya’da SPD’nin “yeni orta” söylemidir. Giddens’ın “üçüncü yol”unda2, neo liberal zeminde, sosyal demokrasinin, işçi hakları, sosyal mücadele, kamu yatırımları, kamu yararı, dengeli kalkınma, eşitlik, özgürlük, dayanışma, gönenç, çevre ve pek çok başlığının yerini, piyasacı ve kimlikçi, kapitalizme daha az rahatsızlık veren bir model benimsendi. Blair’in de danışmanlığını yapan Giddens, Marksizm’i geride bırakan sosyal demokrasinin, artık liberalizmle bir ve bütün olmasını, hatta etkisi azalan liberal partilerin de siyasal mirasını devralacak bir neo liberal sol tasarımını ifade etti. Ülkemize de etkisi oldu, daha sosyal demokrasi deneyimi yaşamayan Türkiye’de, bir dönem Baykal’ın CHP’si de, “dünyada yeni sol, Türkiye’de yeni CHP” motosunu kullandı. (SHP döneminde İsmail Cem’le birlikte, bu minvalde Yeni Sol3 başlıklı kitabı yazmışlardı) Blair neo liberal solda fetişleştirildi, ne var ki, özellikle 2. Körfez Savaşı’nda Bush’un “fino köpeği” karikatüründen öteye geçemedi, tarihe nasıl bir iz bıraktığı tartışılır. Zira işgallerde de bir “sol açılım” ironik biçimde ortaya konulmuş oldu. Schröder ise, “yeni orta” söylemiyle, sosyal demokrasinin emeğe dayalı sınıfsal dengesi yerine, artık işçi sınıfı temelli değil, orta sınıfa dayalı, ideolojik geçişlerin daha esnek olduğu bir siyasetin adını koydu. Siyasi finali ilginçti, Almanya şansölyeliğinden yeteri kadar para kazanamadığını söyleyerek, Gazprom’un denetim kurulu başkanı olmak için görevinden ayrıldı. Tam da tarihi bir veda olarak kayıtlara geçebilir !!! Bu arayışlar, Bill Clinton döneminde aydınlanma sürecine atıfla, Floransa’da başlayan toplantılar, ardından adında kalan Sosyalist kelimesinin de geride bırakıldığı, liberallerle birlikte İlerici Enternasyonalin kurulmasına kadar gitti.4
Ne var ki, solu azalan, liberalizmi öne çıkan sosyal demokrasinin yarattığı boşluk, Avrupa içinde, özellikle artan göç olgusuyla, göçmen karşıtlığı, yabancı düşmanlığı, kültürel ayrımcılık, Avrupa’nın, küresel güneye küçümseyerek baktığı rahatını ciddi biçimde bozdu. 2027’de Fransa’da Le Pen’in ayak sesleri duyulurken, Almanya’da AFD hızla yükseliyor, eyalet seçimlerinde üstünlük sağlıyor, İtalya’da zaten Meloni var. Peki Aşırı Sağ olarak nitelenen bu siyasal hareketler, 1930’lardaki Nasyonal Sosyalist ya da Faşist siyasal hareketlere, totaliter rejimlerin altyapısına ne kadar benziyor? Fransa’da siyasen son dönemini yaşayan Macron, Fransa’da merkez sağ ve solun çökmesi üzerine gelmişti, her ne kadar ideolojisiz bir hat çizse de, bildiğimiz liberal siyasetin kulvarlarında, merkez sağa daha yakın bir çerçeveye ifade etti. Zaman zaman NATO’yu eleştirse ve Ortadoğu’da eski sömürgelerine hamilik yapmaya çalışsa da, AB’nin tek nükleer gücü olarak, tarihsel arka planının mirasını yiyor. Bunun yanında Macron sonrası, Le Pen siyaseti, Macron’u aratacak bir tablo çizer mi tartışılır. İlginç olan Avrupa’daki Aşırı Sağ’ın bir elinin ABD Başkanı Trump’ta, diğer elinin Rusya lideri Putin’de olmasıdır. Dolayısıyla, 1930’lardakine benzer bir sosyal depresyon yaşansa da, artan kimlik krizi ve temsil krizinin, ne tür siyasal izdüşümler ortaya koyacağı tartışmalıdır.
İşte tam da bu noktada, New York’tan Berlin’e uzanan hatta, sosyalist/demokratik sosyalist zeminde, yeni karşı çıkışların, meydan okumaların gündeme gelmesi, ayrı bir çerçevede ele alınmak durumundadır. Mamdani’nin Trump’a rağmen New York belediye başkanı olması, evsiz ve yoksullara yönelik sosyal programları, bizzat kendisini demokratik sosyalist olarak adlandırması, Filistin’e verdiği destek, İsrail yayılmacılığına karşı duruşu; Batı’da konumu sallanan merkez siyasetler için, ciddi bir emaredir. Daha henüz 20 Eylül’de Berlin eyalet seçimlerini önde tamamlayan, başbakanlık olasılığı güçlenen Sol Parti’nin adayı Elif Eralp de, göçmen karşıtlığına karşı duruşuyla , sosyal haklar söylemiyle, Filistin’e yönelik desteğiyle, İsrail’in Batı’daki üstün söylemine karşı koyduğu tavırla öne çıkmıştır; ABD’de Hint, Almanya’da Türk bir göçmenin, sosyalist kimlikleriyle yarattığı etki, solsuzluk algısı ortamında, bu siyaset ve siyasetçilerin performansından bağımsız olarak, kitlesel mesaj bazında iyi değerlendirilmelidir.
Şunu net olarak söyleyebiliriz ki, artık Avrupa’da siyaseti, göç ve göçmenlik olgusu belirlemektedir. Göçmen karşıtlığı üzerinde yükselen Aşırı Sağ, göçmen hakları, sosyal talepler çerçevesinde yükselen sosyalist hareketler, bugünün nesnel koşulları içinde ele alınmalıdır. Ne günümüzün Aşırı Sağ’ı, 1930’lardaki faşist zemini olduğu gibi tekrarlayacaktır, ne de yükselen sosyalist hareketler, Soğuk Savaş’ta kaldığı yerden devam edecektir.
Avrupa için konuşulacak olursa, siyaseten merkez çökmüştür. Artık Almanya’da CDU-SPD ikilemi yerini yeni rekabetlere terk edebilir. Fransa’da Cumhuriyet için Birlik-Sosyalist Parti rekabeti çok gerilerde kaldı. Britanya’da İşçi Parti-Muhafazakar ikilemi sürse de, UKIP’ın yükselişi, İskoç partilerinin konumu, bir yandan ayrılıkçı talepler, sosyal kriz ve göçmen gerçeğiyle birlikte düşünülmelidir.
Dünya haritasına baktığımızda, Avrupa’nı yemyeşil coğrafyasının karşısında, Afrika’nın sarısı ile bizi karşılaştırır. Yeşil Avrupa, emperyalizm yoluyla, Afrika dahil, yerkürede pek çok alanı sömürgeleştirdi. Sarı Afrika’dan gelenler başta olmak üzere, Avrupa’da vatandaş/göçmen/kaçak göç başlıklarındaki kategoriler, kendi kimliklerini korumakla birlikte, özellikle sosyalist siyasetlerdeki konumlarıyla, siyasetteki merkezi yeniden konumlandırabilirler mi, daha bu soru için çok erken gözüküyor.
Ancak şu bilançoyu, yazının başlığı temelinde çıkarmak gerekiyor. Üçüncü Yol denemesi, ideolojilerin bittiği savı, hem erken, hem de iflas etmiş zihni egzersizler olarak akıllarda kaldı. Ancak deyim yerindeyse çok sükse yaptı, tarihin sonlandığı kapitalist bir zafer, kimlikçi ve piyasacı bağnazlıklarla ele alındı. Bu aynı zamanda, din ve dine dayalı siyasetlerin de öne çıktığı, Avrupa’da Aşırı Sağ, Ortadoğu’da klan, kabile, aşiret ve silahlı örgütlenmelerinin de olduğu bir kaosu yaydı.
Siyaseten iflas eden üçüncü yolculuk, 1990’larda mahcup bir solsuzluğun, soldan ifadesi olarak, ara dönemde, konjonktürel olarak kullanıldı, bu parantezdeki araçsallığıyla tarihe geçti. Sol, sol ile tasfiye edilmeye çalışıldı. Blair, işçi sendikalarının kurduğu İşçi Parti’nin sendikalarla bağını kopardı, kiliseyi (sonradan mezhep te değiştirdi) öne çıkardı, ABD işgallerine ortak oldu.
Dünyanın geriye kalan coğrafyası (Batı’ya göre hala öyle), kan ve gözyaşıyla, yeni işgallerle bedel derken, Avrupa kendi sosyal krizinde, ya neo faşist hareketlere ve yansımalarına teslim olacak, ya da soldan yeni seçenekler ortaya çıkacak.
Yerkürenin yeni değil yeniden bir aydınlanmaya ihtiyacı var. Ancak bu piyasa tanrılarıyla, kimlikçi bezirganlarla değil, Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyetimizdeki gibi, yurttaşlığın eşitliği, laik demokrasi, ortak hukuk ve siyasal ulus bağlamında gelecektir.
Fransız devriminin yaşandığı Fransa, eğer 6. Cumhuriyet’i Le Pen ile kurarsa, yeni orta çağın Avrupa ayağı tamamlanmak üzerindir. Okyanus ötesinde Trump ile diğer ayağı güçlenmiştir.
Yeniden aydınlanmadaki soldan çıkış, üçüncü yolcu değil, özgürlükçü, eşitlikçi, insanların kardeşliğine dayanan, emek temelli, laik, kamucu, sosyal devletçi, yurttaş odaklı, ulus devletler ve ulusların dayanışması bağlamında, savaşçı değil barışçı, uygarlıklar çatışması ya da tokuşmasına değil, evrensel değerlere dayalı tek bir insanlık uygarlık idealini hedefleyen bir içerikte olmalıdır.
1980’lerden beri soysuzca neo liberalizmin hedefinde olan EMEK, yeniden siyasetin ve ulusların öznesi olmalı ve şu söz anayasalarda yer almalıdır.
EMEK EN YÜCE DEĞERDİR…
AI outlook — possibilities, not facts
Almanya'da Sol Parti, bir sonraki federal seçimlerde koalisyon partneri olabilir.
Possible · Within months
Fransa'da Le Pen'in 2027 seçimlerde kazanma şansı artacak.
Likely · Within months

A person, who was a member of the AKP Istanbul Provincial Board of Directors and later a member of MKYK, claims that while he was doing his master's degree in the USA between 2009 and 2012, he also served as an advisor to Erdoğan and studied at Cerrahpaşa Faculty of Medicine; After graduating from medicine in 2015, he rose rapidly and became a minister in 2016-2018, and Tandis came to the fore with the claim that he made a net profit of 2 billion TL through share sales in 2026.

The prosecutor's office is alleging an espionage organization against Ekrem İmamoğlu and others, but since there was incompatibility with the law, the court decided to consult the MIT. The 17 e-mails, which were the basis of the indictment, were refuted by expert reports showing that there were only two e-mails that were real and in use. Additionally, the alleged foreign intelligence connection that formed the basis of the indictment was also criticized based on the evidence. It was claimed that the case actually started with a money fight between two stepsisters and turned into an allegation of an espionage organization.

Minister of Foreign Affairs Hakan Fidan will visit the United Arab Emirates (UAE) today. During the visit, preparations for the second meeting of the High Level Strategic Council will be reviewed. Additionally, the UAE-Türkiye Logistics and Infrastructure Forum will be held in Istanbul and trade and investment relations between the two countries will be discussed.
Serbian President Aleksandar Vucic announced that he is resigning from the presidency and said that the Speaker of the National Assembly, Ana Brnabic, will act. Vucic stated that he wanted to participate in the early general election to be held on October 25 as an ordinary citizen, and emphasized that peace, stability and economic development should primarily focus on innovation, artificial intelligence and robotics.

Turkish Workers' Party (TİP) Istanbul Deputy Ahmet Şık asked 9 questions about the Minister of Justice Akın Gürlek in his post on his social media account. Şık questioned Gürlek's targeting of opponents of the political power, allegations of fund robbery, allegations regarding troll networks, and the role of the names Furkan Torlak and Mehmet Kap. Also included were the acceptance of the new indictment against former Habertürk TV Editor-in-Chief Mehmet Akif Ersoy and 7 people, and the statements made by NEW Party leader Özgür Özel about Torlak.
In partial Senate elections in France, 178 out of 348 senators were renewed; The center-right Republicans (LR) became the largest party with 125 seats, the Socialist Group is second with 63 seats, the far-right National Rally (RN) will form a Senate group for the first time with its allies, reaching more than 10 seats, with 4 seats still uncertain.